22 Nisan 2017 Cumartesi

"RUMLARIN (Kıbrıs Grekleri) İNSAN HAKLARI ÇİRKİNLİĞİ" Prof. Dr. Ata ATUN

RUMLARIN İNSAN HAKLARI ÇİRKİNLİĞİ
 Prof. Dr. Ata ATUN
Rumlar, “Kıbrıs adasında egemen olan benim. Ben ne dersem o olur ve de olmalıdır. Kıbrıslı Türklerin hiçbir hakkı yoktur” havasında 1960 yılından beridir.
Bunun son örneğini de, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı çerçevesinde KKTC’de bu yıl 19'cusu organize edilen Uluslararası Çocuk Festivali'ne katılmak için Larnaka Havalimanı'na gelen Sırbistan çocuk gösteri grubunun, KKTC'ye geçmelerine izin vermemekle ve buna ilaveten de hepsini topluca özel bir uçağa doldurup geri göndermekle ortaya koydular.
Aramızda, kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan kişilerin Rum yönetiminin bu davranışını niye çıkıp protesto etmediler hiç anlayamadım doğrusu. Bu Sırp çocuklar “Türkçe konuşan Kıbrıslıların Çocuk festivaline katılmak için gelmişlerdi. Rumca konuşan Kıbrıslıların bu çocuklara izin vermemelerini protesto ederiz” diye gazeteler boy boy ilan verip, başka zaman yaptıkları gibi sokaklara inip protesto etmeleri gerekirdi ama ağızlarından ne bir ses çıktı, ne de bir protesto pankartı taşıyıp Rum Yönetimi aleyhine gösteri yaptılar. Bu mezhebi belirsiz güruhun bugüne değin Rumları protesto ettiğini ben hiç görmedim. Varsa yoksa hep Türkiye’yi be Türkleri protesto etmeyi biliyorlar, ama iş Rumların Türklerin aleyhine yaptıklarına gelince, Rumları protesto etmek nedense akıllarına ve işlerine hiç gelmiyor. Ne de olsa bunlar “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” ve “Rumca konuşan Kıbrıslıları” kınamak veya da protesto etmek kitaplarında yazmaz. Zaten bunlar bir gün ölünce de “Angolem Cumhuriyeti” toprakları içinde yer alan “Kıbrısça konuşan Kıbrıslılar Mezarlığı”na gömüleceklerdir herhalde!
İnsan hakları konusunda şampiyon olduğunu iddia eden ama bir siyasi hitap toplantısına katılan masum Türklerin üzerine köpeklerle saldırmayı “İnsan haklarını ihlal olarak saymayan” Avrupa Birliği’nin uyduruk üyesi Kıbrıs Rum Yönetimi de aynı yoldan yürüyor. Rumlara göre Kıbrıslı Türklerin hiçbir “insanlara layık hakları” yok ve olmamalıdır da. Bunun en güzel örneğini de KKTC’de düzenlenen Uluslararası Çocuk Festivali'ne katılmak için adanın Türk tarafındaki Ercan Havaalanına değil de Rum tarafındaki Larnaka Havaalanına gelmesini fırsat bilerek, ezelden beridir kafalarında ve içlerinde taşıdıkları Türk düşmanlığından kaynaklanan bağnaz düşüncelerle Sırp çocukların bu bayrama katılmalarını önleyerek ortaya koydular. 
Rum basınında, AB için yüz karası olan bu olaya detaylı olarak yer verilmemesi, Rum Yönetiminin kınanmaması ve protesto edilmemesi ise insan hakları açısından bir başka yüz karası uygulama. Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi hayali veya da uyduruk olaylarla suçlamak için ön sayfalarında manşetler atan Rum basını, bu olayı içerilere taşıyarak laf ola vermeyi tercih etti. 
Rum polisinin, KKTC’deki etkinliklere katılmak için Sırbistan’dan Güney Kıbrıs’taki Larnaka Havalimanına gelen 12 yaş altı cıvıl cıvıl 13 öğrenciden oluşan grubunu adeta terörist grubuymuş gibi göz altına alması, havaalanında saatlerce bekletmesi, KKTC’ye geçişlerini engellemesi ve sonra da “deport” yani sınır dışı etmesi kabul edilebilir bir davranış değildir ve içlerindeki Türk düşmanlığını, KKTC hazımsızlığını ortaya koymaktadır.
Rumların her zaman yaptıkları, kendilerini haklı göstermeye yönelik yalan ve çarpıtılmış açıklamalarını, Sırp yetkililerin yaptıkları açıklamalar net bir şekilde yalanlamakta. 
Sırp Büyükelçiliği görevlisi Dejan Bivolarevic, Rum yetkililerin, Sırp çocuk kafilesinin geçiş yapmasına izin vermediği yönünde resmi açıklama yaparken Sırp halk dansları grubu direktörü Dejan Tosic de hep beraber sınır dışı edildiklerini belirtti Sırp basınına.
Bize yakışan, bu Sırp çocukları ne pahasına olursa olsun Ercan Havaalanından KKTC’ye getirtmek ve onlara bu coşkuyu yaşatmak olmalıdır….

Hadi Cumhurbaşkanı Akıncı, bu görev sana düşüyor.

14 Nisan 2017 Cuma

"CIA Elemanı Paul Bernard HENZE'ye EVET DİYENLER" Bize güvenmeyin!!.. TURKISHFORUM, Zahide UÇAR, 14 Nisan 2017

CIA Elemanı Paul Bernard HENZE'ye EVET DİYENLER
Bize güvenmeyin!!..
CIA eski Türkiye şefi, Paul Bernard Henze'nin 2006'da Beyaz Saray'a sunduğu Türkiye raporunda; 
"Türkiye'nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.
Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis; Meclis'i ikna ettiğimizde ordu; orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor.
Eğer Amerika'nın çıkarı Türkiye'de bir federal devlet kurulması ise;mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir.
Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz."
Demekki neymiş? Başkanlık sistemi ABD patentli bir BOP projesiymiş…
Ve;
Evet diyen herkes ama herkes; 
Aslında, CIA elemanı Paul Bernard HENZE’ye EVET DİYORMUŞ…
* *
Biraz da Beyin Fırtınası Yapalım.
Şayet 2002 yılında tek adam rejimi olsaydı;
1. Mart teskeresi diye bir teskere olmayacak, Erdoğan 60 bin ABD askerini Güneydoğu’ya yerleştirecek, Türk Ordusu ABD’li komutanların emrinde lejyoner askeri olarak Irak’ta Müslüman Iraklıları öldürecekti.
2. Suriye sınırımız (Ceylanpınar Devlet Çiftliği de içinde) mayın temizleme bahanesiyle 49 yıllığına İsrailli bir firmaya verilmiş olacaktı.
Suriye Devletine yapılan emperyalist saldırı İsrail’i rahatlatmak için yapıldı. Peki, Türkiye’nin Suriye sınırı hangi hesaplar adına İsrailli bir firmaya verilecekti?
*
AKP, ABD, FETÖ ortaklığında Türk Ordusu kafeslendi.
15 Temmuz sonrasında Türk Ordusu parçalara ayrıldı. Başı Saraya, bacakları(Jandarma) İçişleri Bakanlığına, kolları ve gövdesi(kuvvet komutanlıkları) Mili Savunma Bakanlığına, hastaneleri Sağlık Bakanlığına, okulları milliliğini kaybetmiş gayrimilli eğitim Bakanlığına verildi. Yani, vücut parçalara ayrılarak hızlı hareket etmesi önlendi. Ordu bu haliyle kötürüm olma adayıdır.
Bugün muhalefete, milletin yarısının tepkisine rağmen bunları yapanlar, yarın Firavun yetkisiyle donatıldığında ne yapmaz?
AKP’nin dış politikası daima AB-D çıkarlarını öncelemiştir. Türkiye’nin çıkarları göz ardı edilmiştir.
İç politikası bölme, ayrıştırma, mikro milliyetçilik duygularını kaşımak üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla da, şehir devletçikler kurabilmek için bir ön hazırlık yapılmıştır. Emperyalizmin, yani küresel şirketlerin talepleri de iç politika haline gelmiştir. Ülkenin vasıfsız işçileri modern köle pazarı denilen şirketlere kiralanmış, kiralık işçi sistemiyle alınteri sömürüsü yasalaşmıştır. Ülkenin bütün varlıkları yabancıların eline geçtiğine göre, Türk Milleti’nin çocukları yabancılara köle yapılmıştır.
AKP, içinde para olmayan, yani işlerine yaramayan, kasalarını şişirmeyen hiçbir projeyi işleme sokmamıştır.
AKP, FAKİRİ ZENGİNE UŞAK YAPMIŞTIR.
Zengini fakirin sırtına yüklemiş, fakiri eşek yerine koyarak sırtına binmiştir. Öyle ki, millet fakirleştikçe modern tefeci bankalar karına kar katmış, dolar milyarderleri ona katlamıştır.
AKP eşit vatandaşlık ilkesini yerle bir etmiş, askerliği sadece fakirin sırtına yüklemiştir. Bu durum zamanla devlete bağlılık duygusunu zayıflatacak, vatan kavramının kutsiyetine olan inancı yok edecektir. Soyularak fakirleştirilen geniş halk kitlelerinin devlete olan bağlılığı zayıfladığında, vatan kavramının kutsiyetine olan inanç yok olduğunda ise, devletin beka sorunu ortaya çıkar. Çünkü vatandaşlık bağı, ortak ülkü harcı kırılır. Halk yığınlaşmaya dönüşür. Yığınlaşan halk serseri mayın gibidir.
Dün ilkokul mezunu bir FETÖ önünde diz çökenler, bugün"aldatıldık" diyor.
Dün PKK ile Habur’da, Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de, Dolmabahçe’de fingirdeşenler, bugün "aldatıldık" diyor.
Tek adam rejimiyle denetlenemeyecek olanlar acaba daha kimlere aldanacaktır? Bu kadar aldanmaya teşne olduktan sonra aldatan çok olur.
Fehmi Koru, Erdoğan’ın Beyaz Saray’da Bush ile Ergenekon operasyonu yapma kararı aldığını yazdı. İnkar edilmedi. Yalanlanmadı. CIA’nın Türkiye uzmanı Henri Barkey 2003 yılında Utah Üniversitesinde yaptığı konuşmada; “AKP liderleriyle anlaşarak Türk Ordusunu kafesledik” diye söyledi.
Ege’de Türk adaları, kayalıkları ve karasuları Yunanistan tarafından işgal ediliyor. AKP Görmezden geliyor. Vatan topraklarının işgaline göz yummak, Anayasanın 302. Madesine göre müebbet hapis cezasıyla yargılanmayı gerektiriyor.
Belli ki bu adalar gizli bir anlaşma gereği işgal ediliyor ve AKP hükümetince işgale onay veriliyor. Bu gizli anlaşma ancak parlamenter sistemde ortaya çıkarılabilir.
Bu yazabildiğim ihanet örnekleri buz dağının sadece görünen kısmıdır.
* *
AKP ve AKP’nin patronu, Reza Zarrab üzerinden rehin alınmıştır. ABD’nin rehin aldığı, beyzbol sopasıyla tehdit edilen bir hükümet, hükümet ettiği ülke için saatli bir bomba gibidir.
Şimdi de Halkbank’ın Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla New York’ta FBI’ın talebiyle tutuklandı. ABD el altından ne talep ediyor? Kerkük resti ve Büyük İsrail Devleti’nin Suriye ayağı… Bu tutuklama üzerinden hangi pazarlıklar yapılacak bilmiyoruz.
Fırat Kalkanı Harekatı bitti mİ?
Menbiç’te Rusya, ABD ve Suriye Ordusu tarafından çevrilen Türk Ordusu harekatı sonlandırdı.
PYD bırakın zayıflamayı, güçlendi bile.
14 yılın sonunda;
Dış politikası iflas etmiş, içeride milletin maddi varlıklarını kaybedip ülkeyi gırtlağına kadar borca batırmış bir parti var. Evet diyen herkes bu tabloyu onaylıyor demektir. Evet diyerek böyle bir tabloyu onaylamak ve bu tabloyu oluşturanlara ülkenin tapusunu hediye etmek… Gaflet, delalet, hıyanettir.
CIA elemanı Paul Bernard Henze'ye evet diyecek misiniz??
Makamları, cüzdanları ve çıkarları için evet diyenlere bir uyarım var:
Evet çıkarsa;
ARTIK BİZE GÜVENMEYİN!!. 
Doğru duydunuz. Artık bize güvenmeyin!!.
Anlamadınız değil mi? Anlatayım.
Sizler bütün bu olanları bal gibi biliyorsunuz. Nenem olsa, “eşşek gibi biliyorsunuz” derdi de… Çıkarınız gereği, bilmiyor gibi yapıyorsunuz. Neden mi? Nasıl olsa bizler adına da mücadele eden bir kesim var diyorsunuz.
Siz kazanırken, biz ülkemizin çıkarlarını savunduk. Suriye sınırı bu mücadeleler ve mahkemeye verenlerin mücadelesi neticesinde İsrail’e kiralanamadı. Irak ve Suriye ile sıcak savaşa girilemedi.
Öcalan’a gizli aflar çıkarıldı. Muhalefet deşifre etti. Öcalan ev hapsine çıkarılamadı.
Barış süreci denilen ihanet süreci sürdürülemedi.
Ermeni tezlerinin bir kısmı bile hayata geçirilemedi.
Suriye Devleti ile sıcak savaşa girilemedi.
Ege’de adalarımızın işgal edilmesini sürekli gündemde tutuyoruz.
Kadın cinayetleri, köle işçilik, ülke varlıklarının talanı, gayri milli eğitime karşı hep biz mücadele ettik. Sizler siz ve çocuklarınızın adına yaptığımız mücadeleye çok alıştınız.
Şayet bizim mücadelemize güvenerek evet derseniz, ve sandıktan evet çıkarsa, artık bize güvenmeyin!!.
Çünkü evet çıktıktan sonra sıra sizlere de gelecek. Tıpkı FETÖ’ye geldiği gibi…
Gül, Davutoğlu, Arınç, Ala ve diğerleri gibi…
Sizlere sıra geldiğinde biz konuşmayacağız.
Ve o gün sizleri savunmayacağız.
Ve sizler o gün, cinayetlerine göz yumduğunuz Ergenekon yargısının bin beteriyle karşılaşacaksınız. Üstelik Ergenekon esirleri gibi haklı ve onurlu da olmayacaksınız.
BİZ O GÜN SUSACAĞIZ.
SAKIN BİZE GÜVENEREK, CÜZDANLARINIZ VE ÇIKARLARINIZ ADINA BU REFERANDUMDA EVET DEMEYİN.
HAYIR, SİZİN İÇİN DE HAYIRLIDIR.
Bir defa olsun bu milletten çaldığınız paraların zekatını vermek adına;
HAYIR DEYİN!!.
Yoksa;
CIA elemanı Paul Bernard Henze'ye evet demiş olacaksınız.
Ve tarih sizleri ebediyyen mahkum edecek, yatacak mezar yeri bile bulamayacaksınız.
Sahi, CIA elemanı Paul Bernard Henze'ye evet diyecek kadar kafayı yediniz mi???
Zahide UÇAR, 14 Nisan 2017

4 Nisan 2017 Salı

BU DELİ SAÇMASI ANAYASA PROJESİ KİMİN? Yazar: Arslan BULUT

BU DELİ SAÇMASI ANAYASA PROJESİ KİMİN?
Arslan BULUT
AKP'nin bir ABD projesi olarak siyasi hayata atıldığı bütün dünyada ve Türkiye'de bilinmektedir. Hatta ABD, 1997 yılının haziran ayında, AKP iktidarının açılım söylemi ile bire bir örtüşen bir Türkiye raporu hazırlatmıştı. Graham Fuller ve Henri Barkey imzasını taşıyan raporda, "Bir değişim gerçekleştirmek için sivil politik liderler çok zayıf. Türkiye'de bu sorunu askeri olmayan yöntemle çözme cesaretini gösterecek lider yok" deniyor ve cesur bir lider bulunması gerektiği işleniyordu.
Aslında 2001 yılında Tayyip Erdoğan'a ABD'den gönderilen gizli belgede de "Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve millî hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır" deniliyordu. Yani Büyük Kürdistan projesi için öncelikle Türkiye'nin Güneydoğu'ya özerklik vermeye mecbur edilmesi öngörülüyordu.
***
Bugün ulaşılan sonuç ortadadır. Barzani ve Talabani, Irak'ın kuzeyinde bağımsızlık ilân etmek için 2017 yılı içinde referandum yapmaya karar verdi. Suriye'nin kuzeyinde de kantonlar kuruldu. Türkiye, El-Bab harekâtı ile Kürt koridorunu kesmeye çalıştı ama şimdi çekilmesi için baskı yapılıyor. Zaten Türkiye de harekâtın bittiğini açıkladı.
Bütün bunlar geniş halk kitleleri tarafından ayrıntıları ile anlaşılmasa da mevcut yönetimin Barzani bayrağını Ankara ve İstanbul'da göndere çektirdiğini bilmeyen kalmadı. Ege'de 18 Türk adası, herhalde gizli bir anlaşmayla Yunanistan'a terk edildi. Kıbrıs'ta Annan Planı Türklere kabul ettirildi! Rumlar reddedince plan uygulanamadı ama şimdi daha kötüsünü kabul etmesi için KKTC'yi, Türkiye sıkıştırıyor!
Yine Türkiye'nin elde kalan bütün değerleri de borçlara karşılık ipotek koydurmak için Varlık Fonu'nda toplandı?
***
Normalde bu icraatlar Yüce Divan'da yargılanmayı gerektiren suçlardır. Peki nasıl oluyor da halkın yarısına yakını, Türk topraklarını alenen pazarlayan, kendi millî kimliğini de tanımayan bir iktidara bu kadar destek verdikten sonra şimdi de koca ülkeyi tek bir kişinin yönetimine bırakmak gibi bir "deli saçması proje"ye "evet" diyebiliyor?
Prof. Dr. İskender Öksüz'e göre bunun asıl sebebi, halkımızın çoğunluğunun soyut konuları düşünmeyi bilmemesidir. Bu yüzden lidere, şeyhe veya efendiye bağlanıyor ve ondan medet umuyor. Bunun sebebi de aydınlardır. Tabii bu çok geniş konuyu, hocanın "Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler" kitabından okumak gerekir.
***
Fakat sorumlu aydınlardan biri itiraflarda bulundu:
DYP ve Büyük Türkiye Partisi'nin kurucularından AKP eski Antalya Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu eski Başkanı Mehmet Dülger, bazı itiraflarda bulundu. Dülger, Birgün gazetesinden Meltem Yılmaz'a yaptığı açıklamada "Bir kere, Kızılcahamam toplantısında, 'Burada madem aile içindeyiz, bana Büyük Ortadoğu Projesi nedir, bizim eş başkanı olmamız nedeniyle bize düşen görevler nelerdir, bizim Türkiye olarak böyle büyük bir projede yerimiz ne olacak?' diye sordum. 'Öğle tatili geldi' cevabını aldım. Hiçbir açıklama yok. Bu benim için çok büyük bir soru işaretidir" dedi.
Dülger, "CIA eski Türkiye şefinin 2006'da Beyaz Saray'a sunduğu bir Türkiye raporu var. Raporda, 'Eğer ABD'nin çıkarı Türkiye'de bir federal devlet kurulmasıysa, mutlaka ve öncelikle yargıyı, orduyu, meclisi ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Tek adamı ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır' deniyor. Sonuç olarak bu Anayasa değişiklik paketi, bir ABD projesidir."
Biz de bunu söylüyorduk zaten! 
Ama çoğunluk hâlâ bilmiyor!

29 Mart 2017 Çarşamba

Gazi Meraşal Mustafa Kemâl ATATÜRK’den Tarihi Uyarı (ve Asil Türk Milletine Armağan); Konuk Yazar: Sinan MEYDAN, 29 Mart 2017

ATATÜRK’DEN TARİHİ UYARI (VE ASİL TÜRK MİLLETİ'NE ARMAĞAN)
KONUK YAZAR; 
Sinan MEYDAN // 29 Mart 2017
Atatürk’ten tarihi uyarı:
Egemenliğinizi asla bir şahsa vermeyin!
Atatürk, 13 Ağustos 1923'teki Meclis konuşmasında şöyle demişti: “Yeni Türkiye devleti bir halk devletidir, halkın devletidir. Geçmiş dönemde ise bir kişinin devleti idi, kişilerin devleti idi. Bir milletin dünyadan tümüyle silinmesi, bir milletin insanlık topluluğundan tümüyle yok edilebilmesi için Nuh Tufanı kadar olağanüstü güç olayların gerçekleşmiş olması gerekir. Fakat kişiler kendiliğinden alçalmaya mahkûmdur…” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 16, s. 80)
Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine yönelik “tek adam” eleştirilerine cevap verirken “İkide bir tek adam, tek adam. O zaman Gazi Mustafa Kemal'e hakaret ediyorsun” demişti.
Ancak Atatürk'ün hayatı, tek adam yönetimlerinin en baskıcısı saltanata karşı milli egemenlik mücadelesiyle geçmişti.
Gençliğinde istibdada karşı hürriyeti savunmuştu. 1905'te Şam'da kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”nin 1906'da Selanik şubesini açarken “Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküntü vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası hürriyettir” demişti. Kendi ifadeleriyle “Kahredici istibdadı (…) köhnemiş çürük idareyi yıkmak, milleti hâkim kılmak, vatanı kurtarmak için” arkadaşlarını göreve çağırmıştı. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 1, s. 32)
HALKIN SALTANATINI KURMAK
Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nda sadece işgalcilerle değil, sarayla / sultanla da mücadele etti. 1920'de Büyük Millet Meclisi'ni açarak ve “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyen 1921 Anayasası'nı kabul ederek “vicdanımda sakladığım milli sır” dediği cumhuriyetin temellerini attı. 1922'de saltanatı kaldırarak, 1923'te cumhuriyeti ilan ederek, 1924'te halifeliği  kaldırarak  egemenliği   saraydan / sultandan alıp millete verdi. Böylece tek adam yönetimlerinin en baskıcısını; babadan oğula geçen saray saltanatını yıkarak halkın saltanatını kurdu. Cumhuriyet sayesinde sıradan halk çocukları kendi ülkelerini yönetmeye başladı.
ÇÜRÜMÜŞ GÖLGE ADAMLAR VE SARAYLARI
Saltanatta “kul”, cumhuriyette “birey” olmak esastır. Cumhuriyetin temeli “fazilete”, saltanatın temeli ise “korkuya”dayanır. Atatürk'ün ifadesiyle, “Sultanlık korku ve tehdide dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil ve rezil insanlar yetiştirir…”
1924'te Atatürk, saltanatın yıkılmasının düşmanın denize dökülmesinden “daha kurtarıcı bir hareket” olduğunu şöyle ifade etmişti:
“Sarayların içinde Türk'ten başka unsurlara dayanarak düşmanlarla ittifak ederek Anadolu'nun, Türklüğün aleyhine yürüyen ÇÜRÜMÜŞ GÖLGE ADAMLARIN Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.”
1924'te Amasya'da yaptığı konuşmada ise kendini “Allah'ın yeryüzündeki gölgesi” olarak gören sultanları çok ağır biçimde eleştirmişti: “Milletin varlığını tanımayı küçüklük sayanlar, kendilerinin Allah'ın gölgesi olduğunu iddia gafletinde, cüretinde, sahtekârlığında bulunanlar, en sonunda bu kutsal varlığa (millete) ilk defa bu şehirde saygıya mecbur edilmiştir.”
Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 1927'de İstanbul'a ilk gelişinde Dolmabahçe Sarayı'nda İstanbul halkına şöyle seslenmişti:“Artık bu saray Allah'ın gölgelerinin değil, gölge olmayan, gerçek olan milletin sarayıdır. Ve ben burada milletin bir ferdi, bir misafiri olarak bahtiyarım.”
Gerçekten de Dolmabahçe Sarayı'nı “milletin sarayı” yaptı. Orada adeta bir kültür saltanatı kurdu. Dolmabahçe Sarayı'nın Veliaht Dairesi'nde Resim ve Heykel Müzesi açtı. 1928'deki Harf Devrimi'nin hazırlıklarını, 1930-1937 arasındaki tarih, dil ve antropoloji çalışmalarını, 1932'deki dinde Türkçeleştirme çalışmalarını hep bu sarayda yaptı. Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı'ndaki sofrası, onun kültür çalışmalarının karargâhıydı.
FAŞİZM ÇAĞINDA BİR DEMOKRAT
Atatürk, Türk Milleti'nin “yaradılış bakımından demokrat” olduğuna inanıyordu. Faşizmin yükseldiği, meclislerin kapandığı, diktatörlüklerin kurulduğu bir çağda her fırsatta demokrasinin öneminden söz ediyordu. Örneğin 13 Temmuz 1923'te The Saturday Evening Post yazarı Isaac F. Marcosson'a verdiği mülakatta şunları söylemişti:
“Emperyalizm ölüme mahkûmdur. (…) Demokrasi insan ırkının ümididir. (…) Yeni Türkiye'nin temelindeki fikir aynen budur. Biz ne zor kullanmak ne de fetih istiyoruz. Yalnız bırakılmamızı ve kendi ekonomik ve siyasal kaderimizin belirlenmesine izin verilmesini istiyoruz. Yeni Türk demokrasisinin tüm binası bunun üzerine kurulmuştur. Şunu da ilave edeyim ki, bu demokrasi, Amerikan düşüncesini temsil eder; şu farkla ki, siz kırk sekiz devletsiniz, biz bir tek büyük devletiz.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 16, s. 37,38)
1923'te demokrasiyi “insan ırkının ümidi” olarak adlandıran Atatürk, 1930'da, faşizmin yükseldiği günlerde yazdığı ve okullarda ders kitabı olarak okuttuğu “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” kitabında da demokrasiyi “daima yükselen bir deniz” olarak adlandıracaktı.
BAŞKANLIK SİSTEMİNE KARŞIYDI
Amerika'nın federatif sistemine karşı olan Atatürk, başkanlık sistemine de karşıydı. Kendisinin, cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirip “başkan” olmasını isteyenlere, 2 Ekim 1930'da şu cevabı vermişti:
“Arkadaşlarımız içinde başbakanlık yapacak kişi çoktur. Fakat bütün bu arkadaşlarım dâhil olduğu halde, milletin genel eğilimi, benim şu veya bu zorunluluk karşısında başbakan olmamı gerektirirse bu görevi büyük bir tevazu ve minnetle yapmaya hazırım. Bu takdirde benim aynı zamanda cumhurbaşkanlığını üzerimde bulundurmamın elbette kanuni imkânı yoktur. (…)
Amerikan   sistemini (başkanlık) memleketimizde uygulamayı hiç hatırıma getirmedim. Sistemsiz ve kanunsuz biçimde cumhurbaşkanlığıyla başbakanlığı birleştirmeyi asla düşünmedim ve düşünecek adam olmadığım bütün milletçe malumdur zannederim.” (Atatürk'ün Bütün Eserleri, C. 24, s. 282, Hasan Rıza Soyak, Atatürk'ten Hatıralar, C 2, İstanbul, 1973, s. 435,436).
TEK ADAMLIĞA DA KARŞIYDI
Atatürk, “tek adamlığa” ve “diktatörlüğe” yol açacak her girişimden uzak durdu. Örneğin kendisine ömür boyu cumhurbaşkanlığı teklif edilmesi üzerine şu açıklamayı yapmıştı:
“Bana öteden beri bu ve buna benzer tekliflerde bulunanlar olmuştur. Siz ve kamuoyu bilmelisiniz ki, bu yoldaki teklifler hoşuma gitmemiştir ve gitmez. Benim amacım Türkiye'de, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nde millet hâkimiyetini takviye etmek ve ebedileştirmektir. Dediğiniz gibi bir teklifi, benim idealimi cidden rencide eden bir anlamda düşünürüm.” (Soyak, age, s. 435). Kendisine yapılan “halifelik” ve partisinin “sürekli reisliği” tekliflerini de aynı gerekçelerle reddetmişti.
Bu “tek adamlık” tekliflerini “gülünç” ve “budalaca” bulduğunu belirtmişti. Bir gün Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'a şöyle demişti:
“Şaşarım o efendilerin perişan akıllarına! Hep biliyoruz ki memleketimizin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca nedenlerinden biri de odur. Biz öteden beri böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Şimdi nasıl olur da benim ayrı yoldan gitmekliğim, yeniden devlet hayatında, tarafımdan böyle bir çığır açılması istenebilir.” (Soyak, age, s. 407)
ATATÜRK'ÜN MİLLİ EGEMENLİK UYARILARI
Atatürk, milli egemenliğe öylesine büyük önem veriyordu ki, 1923'te annesinin mezarı başında, gerekirse milli egemenlik uğruna canını vereceğini söylemişti: “Millet egemenliği ilelebet devam edecektir. (…) Annemin mezarı önünde ve Allah'ın huzurunda (…) yemin ediyorum: Bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği egemenliğin korunması ve savunulması için gerekirse validemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milletin egemenliği uğrunda canımı vermek benim için vicdan ve namus borcu olsun.”(Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, C.2, Ankara, 1959, s. 76).
“Ufku görmek yetmez, ufkun ötesini de görmek gerekir” diyen Atatürk, 94 yıl önce cumhuriyeti kurarkencumhuriyetin gelecekte yaşayacağı tehlikeleri de önceden görüp milleti uyarmıştı.
İşte, Atatürk'ün adeta bugünleri görmüşçesine yaptığı o tarihi uyarılardan bazıları:
– “Kayıtsız şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği millete vermek demek, bu egemenliğin bir zerresini SIFATI, İSMİ NE OLURSA OLSUN HİÇBİR MAKAMA VERMEMEK, VERDİRMEMEK demektir.”
– “Millet, egemenliğini değil, EGEMENLİĞİN BİR ZERRESİNİ DAHİ başkasına terk edip bırakmanın neden olabileceği felaketin, yok olmanın, zararın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir.”
– “Egemenlik hiçbir mana, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmez.”
– “UNVANI İSTER HALİFE OLSUN, İSTER BAŞKA BİR ŞEY OLSUN, HİÇ KİMSE bu milletin yazgısına ortak çıkamaz. Millet hiç mi hiç buna göz yummaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz.”
– “TBMM, yalnız ve yalnız milletindir. Milletin seçtiği milletvekillerinden oluşur. Bu Meclis yalnız ve yalnız milletin emrine boyun eğmek zorundadır. İSMİ VE MAKAMI NE OLURSA OLSUN MİLLET BU HAKKINI BİR ŞAHSA VE MAKAMA TESLİM EDEMEZ.”
– “Milletimizin refah ve mutluluğu için; hayatımız, namusumuz, şerefimiz için ve bütün kutsal kavramlarımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, bütün uyanıklığımızla ve bütün kuvvetimizle milli egemenliğimizi muhafaza ve müdafaa edeceğiz.”
– “Egemenliğini herhangi birisine bırakan insan, kendi iradesinin kullanılacağından ve uygulanacağından emin olamaz”.
– “Şimdiye kadar milletimizin başına gelen bütün felaketler, kendi kader ve alın yazısını BAŞKA BİRİSİNİN ELİNE TERK ETMESİNDEN kaynaklanmıştır.”
– “Kaderini, KENDİNİ ZİNCİRE VURAN ŞAHISLARA terk eden milletler, O ŞAHISLARIN keyif ve emellerine oyuncak olmaya karar vermiş, razı olmuş sayılırlar. Bu türlü milletler, talihlerini ellerine bıraktığı insanlar başarılı oldukça, o insanların daha kuvvetli baskısı altında kalırlar. Başarılı olamazlarsa felaket, yıkım, yalnız o insanların değil, onlara tabi olan toplumun başına gelir. O halde her iki ihtimalde de böyle bir millet felakete maruz ve mahkûmdur.”
– “Vatanınızda HERHANGİ BİR ŞAHSI, istediğinizi sevebilirsiniz; kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evladınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, milli varlığınızı, bütün sevgilerinize rağmen HERHANGİ BİR ŞAHSA, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olmaz.”
– “Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyeti ile ayakta gören adamlar milletlerin mutluluğuna hizmet etmiş sayılmazlar. Ancak kendilerinden sonrakileri düşünebilenler, milletlerini yaşatmak ve ilerlemek imkânlarına eriştirirler. KENDİ GİDİNCE İLERLEME VE HAREKET DURUR ZANNETMEK GAFLETTİR.”
– “Millete dost görünüp de ilk fırsatta iktidar mevkiine geçtikten sonra onun gerçek ihtiyaçlarını düşünecek yerde memleketi kendi istediği yola götüren, laf anlamayan, yetkili kimselerin yol göstermesine kulak asmayan; MİLLETİN KUVVETLERİNİ ŞAHSINA BAĞLAMAYA ÇALIŞAN kahraman yüzlü insanlardan oldukça çok zarar çekildi.” (Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1999).
Atatürk, 1930 yılının ağustos ayında Yalova'da Fethi Okyar'la görüşmesinde, özetle, eğer Türkiye'de gerçek bir demokrasi kurulamazsa gelecekte bir cumhurbaşkanının rejimi değiştirebileceğini öngörmüştü. O gece şöyle demişti: “Devlet reisliğine gelen kişi bilhassa güçlü, faal olur, devlet ve millete kendi şahsına muhabbet kazandıracak büyük hizmetler yaparsa, görünüşte cumhuriyet şekline gayet hürmetkâr, bağlı görünürse tehlike büyür. İstenmediği halde devletin gerçekte şekli değişebilir. Bu yeni şeklin yeni ismini takınması zaman meselesi olur. (…) Milletin şahıslara, kendini unutacak ve kendini kaptıracak kadar mağlup olması iyi sonuç vermez.” (Afet İnan, “Atatürk ve Cumhuriyet İdaresi”, Atatürkçülük Nedir? İstanbul, 1965, s.68, 69)
Görülen o ki Atatürk, milletin mutlaka egemenliğine sahip çıkmasını, egemenliğinin bir zerresini bile bir şahsa vermemesini istiyordu. 16 Nisan'da sandığa giderken siz siz olun Atatürk'ün bu tarihi uyarılarını unutmayın.
***
http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/ataturkten-tarihi-uyari-egemenliginizi-asla-bir-sahsa-vermeyin-1757479/
RESUL KUR'AN'IN KUR'AN MESAJLARI - M. Kemal Adal
Selam... ​ T.C. / M. Kemal Adal 
https://plus.google.com/+MKemalAdal
16 Nisan'da sandığa giderken siz siz olun Atatürk'ün bu tarihi uyarılarını unutmayın.

"NEDEN VE NİÇİN? HAYIR! (DİYORUM!)" - Abdullah Çağrı ELGÜN Gazeteci, Yayıncı, Araştırmacı, Şair ve Yazar

NEDEN VE NİÇİN? HAYIR! (DİYORUM!..)
Abdullah Çağrı ELGÜN
Gazeteci, Yayıncı, Araştırmacı, Şair ve Yazar
Adalet, eşitlik, üniter devlet ve parlamenter sisteme dayalı, lâyık Türkiye Cumhuriyetinin, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasa ile değiştirilmesine HAYIR! Diyorum.
Özerklik, Federasyon, Çözüm Süreci ve Açılım Projeleri ile Kürdistan’a kapı açan,Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
“Ver başkanlığı, al federasyonu!” diyen Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
2005 yılında AKP ile anlaşarak İmralı Canisi’nin hazırladığı, Anayasayı onaylayan: Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan Anayasasına ve Partili Başkanlık Sistemine HAYIR!
Ege Adalarını işgal ettiren, Akdeniz’in ekonomik sahasını kaybettiren, Kıbrıs Türk Hükümetini çaresizleştiren, düşünüşün Partili Başkanlığa HAYIR!
Olso, İmralı, Kandil, Dolmabahçe Sarayı’nda teröristlerle pazarlık ve anlaşma yapan, BOP Projesi Eş Başkanı olan, Partili Cumhurbaşkanına ve Başkana sınırsız yetkiler tanıyan Sisteme ve Anayasaya HAYIR!
Türklüğü reddeden, TC’yi resmi yazılardan sildiren, milliyetçiliği ayaklar altına alan, nesebini inkar eden, dün dediğini bugün yalanlayan, bir inkarcının sınırsız yetkilerle donatılmasına ve Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Hukuku ayaklar altına alan, Türk Silahlı Kuvvetlerine Kumpas kuran, adaletten kaçan, rüşvetçilere ve hırsızlara kol kanat geren, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
İŞİD’e: “Öfkeli gençler!”; Çiftçiye: “Ananı da al da git!”; Feto’ya: “Ne istediler de vermedik”; Şehitlere: “Kelle!”; Komisyonun fazlalığına kızan mütaite: “Onlar gelip kucağımıza oturacaklar.” Operasyon isteyen Vali ve Komutanlara: “Görmemezlikten gelin!...”;  Öcalan’a:  “Sayın” …  “Cumhuriyetin sonu geldi’!” diyen, Teröristlere: “İş, ev, ve sağlık hizmeti” sağlayan;
Villalara balya balya dolar yığan, kamu arazilerini zimmetine geçiren, evdeki parayı sıfırlayan arsız ve utanmaz zihniyete, sınırsız yetkiler sağlayan Partili Başkanlığa ve Anayasaya HAYIR!
Sürekli aldatılıp, kandırılan ve sahte gözyaşları döken, Türk’e, Atatürk’e, Cumhuriyete ve geleceğimize düşman bir yönetimin zihniyetine, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Okullardaki müfredatlardan Atatürk ve Andımız’ı kaldıran, Mecliste İstiklâl Marşı okunurken ayağa kalkmayan, ay yıldızlı bayrağımızı 59 kez göklerden indirilmesini seyrettiren zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR!
Türkiye’yi birbirine düşüren, ülkeyi, otuz altı (36)  etnik gruba ayıran, vatanı bölen, millet evlatlarını birbirlerine hasım etme düşüncesinde olan zihniyete, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya
Abdullah Çağrı ELGÜN
HAYIR!
KISACA: Partili Başkanlık Sitemi ve Anayasada:
Meclisin yetkilerini tam olarak Başkana aktaran.
Anayasa Üyelerini tek başına seçen,
Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu Üyelerinin, kimini doğrudan kimini de dolaylı olarak belirleyen,
Başkan’ın, Seçimle Vekil edip, Meclise getirdiği Partili Millet Vekillerinin 360’şının(Salt Çoğunluk) imza ve onayı olmadan yargılanması imkânsız hale getiren,
Tek başına Meclis gibi Kanun çıkaran, 
Meclisin çıkardığı kanunları, dönüşü olmamak üzere veto eden, 
Tek başına Olağanüstü hal ilan edebilen ve kaldıran,  
Bütün ili, ilçe ve bölgeleri, birleştiren veya kaldırabilen, 
Meclisi tek başına kapatıp, feshedip dağıtabilen,
Tek başına, Genel Kurmay ve Millî Güvenlik Kuruluna Başkan atayan,
Meclisin onaylamadığı halde bütçesini kullanabilen,
Millet Vekillerinin Başkanla görüşebilmesine izin vermeyen,
Yasama, Yürütme ve Yargıyı tek elden yönetecek olan,  
Millet Meclisini etkisiz ve yetkisiz hale getiren bu uygulamaya, Partili Başkanlık Sistemi ve Anayasaya HAYIR! Diyorum.
KAYNAKLAR:
1)         https://www.youtube.com/watch?v=zQI8QMjE-S0
2)         https://www.youtube.com/watch?v=K-Yn8Nq1H1M
3)         https://www.youtube.com/watch?v=kbDTYOaSvbc
4)         https://www.youtube.com/watch?v=bLi8thQC7EQ
5)         http://www.aksam.com.tr/siyaset/anayasa-taslaginda-neler-var/haber-566898
6)         https://www.google.com.tr/webhp?sourceid=chrome-instant&rlz=1C1CHZL_trTR709TR709&ion=1&espv=2&ie=UTF-8#safe=strict&q=AKP'nin+Anayasa+metninin+tamam%C4%B1&*
http://cagrielgun.blogspot.com.tr/2017/03/hayir-diyorum-abdullah-cagr-elgun.html

8 Mart 2017 Çarşamba

DEVLETİN YARASI (ASAM; ALİ NAİLİ ERDEM_RASİM CİNİSLİ_KONFERANSI) Haber & Makale: Yalçın KOÇAK, 18. Dönem Sakarya Milletvekili

DEVLETİN YARASI
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Memur siyasetçiler;
Peki, memur nedir? Bürokrat.
Siyasetçi nedir? Demokrat?
Kırk yıllık yani, olur mu Kâni? Olmaz. Peki, bizim demokrasimiz bir zayıflık, zafiyet rejimimidir?
Bu konuya bir çare bulmaz, bulamaz?
Evet, Türk Demokrasi edilgenleştirilmiş vesayet altındaki bürokratik Cumhuriyetin, Poligarşik bürokrasinin tahakkümü altına girmiştir. Kayıt dışı Siyaset, Kayıt dışı Ticaret ve Kayıt dışı Diyanet almış başını gitmiştir.
TBMM’nin çoğu bürokrasiden gelme özürlü demokratlarla doldurulmuştur.
Mebusluk mutilik yumuşak başlılık, biatçılık, başüstünecilik değildir, olmamalıdır.
Karşındakine ceket iliklerken insanlar imanının üçte ikisini kaybedebilirim korkusuyla o düğmeyi iliklemelidir.
Şu medyada, televizyonlarda partilerine ve genel başkanlarına bayrak açanlar lütfen bir de bu gözlük ile bakın, hepsi memur hadi razı gelelim rolleri devam ediyor.
Memur politikacılık görevlerini sürdürüyorlar.
Geçen hafta yaşayan bir Demokrat, ulu bir adam 15 yıl Bakanlık yapıp Ankara’da asansörsüz 4. Katta 80 metre kare bir evde oturan ERDEM İstanbul’da ASAM, Avrasya bir kürsüsünde iz bıraktı, sorulara mahal bırakmadı, dinleyicileri büyüledi gitti.
Evet, eski Eğitim, Sanayi ve Çalışma Bakanlarımızdan Ali Naili ERDEM beyefendi bakın bizlerin hafızalarına neler kazıdı;
Benim ocak yöneticisi olduğum yıl köydeki ocak başkanı çiftçi idi, mahalledeki nalbanttı, nahiyedeki esnaftı. Bucak yönetimine girdim, Bucak başkanım marangozdu, İlçe başkanımız dava vekiliydi, İl başkanımız Mahrukatçıydı. (Dikkat ederseniz Ahi teşkilatı gibi bir yapılanma var. Hiçbir siyasi kademede Memur yok)
Ne Demokrat Parti, ne de Adalet Partisi millete yukarıdan bakmamıştır ve uzun yıllar iktidarda kalmışlardır.
Siyaset adamında bilgi çok önemli ama bilgeliğin dışında olmazsa olmaz siyasetçi yüksek ahlak sahibi olmalıdır.
Kulak küpesi gibi sözler bıraktı Ali Naili bey.
Soyadı gibi ERDEM’li bir adam, konferans sonrası İstanbul eski Milletvekillerimizden Bozkurt Yaşar ÖZTÜRK bey Sayın Bakana nasıl hitap etti ve konu neydi?
Sayın ÖZTÜRK’ün okuduğu yıllarda sık sorulan bir matematik sorusu varmış – Sütçü her gün 60 kuruştan 70 kilo süt toplar, 20 kiloda su katar, 80 kuruştan satarmış; Sütçünün kârı kaç paraymış? Bu soruyu kitaplardan Sayın Ali NAİLİ ERDEM bakanlığı döneminde çıkarmış, BOZKURT bey geç olsa da teşekkürlerini iletti Sayın ERDEM’e. Taze beyinlere sahtekârlık ve hırsızlık aşılayan Milli Eğitimde “müfredat” tartışıldığı günümüzde bir halis teklifte bulunmak istiyorum.
Bu Bakanlığın tabelasında “ Milli” kelimesini kaldıralım, ancak bu bize kamçı olur ve eğitimimizi millileştirene kadar çalışma hırsı, azmi verir.
Şimdiki Bakan’a tek bir soru;
Fulbright anlaşmasına göre dört Amerikalı, dört Türk memurun üye, ABD Büyükelçisinin Başkan olduğu ve beraberlik halinde Başkan’ın dediği olur, olan Komisyon devam ediyor mu? Şimdi kim milleti kandırıyor. Müfredat toplantıları yapıyor, daha YÖK’ün imamını bulamamış Milli Eğitim Bakanlığı “Nekka Milli” buyurun siz karar verin.
Demokrasi alanını süte su katan eğitimden geçmiş Bürokrasinin “Kifayetsiz Muhteris” lerinden arındırmamız lazımdır.
Rahmetli Menderes’in böyle bir hakkı yoktu.
Demokrat Parti Genel İdare Kurulunun tüzükten gelen ancak 6 Milletvekilini bürokrasiden seçme hakkı vardı, hepsi tarihe gömüldü, sizler bizler doğruları görmeyelim, anlamayalım diye.
Bürokrat devletin millete hizmet için verdiği makamın tüm nemasını kendi çıkarı için seçim bölgesine tahsis ediyor,
Hayatını maaşa endekslemiş insanın ufku beş maaşı kadardır.
Bir gerçek daha var ikinci bir maaşı da Dolarla, Euro ile Sterlinle ya da Riyal’le alabilir?
Kim bilir.
Çalıyor çırpıyor sonra meclis, dokunulmazlık v.s.
Demokrasiye hoş gelmeyen şeyler oluyor.
Eleştirdikleri kuruma girebilmek için birbirini boğazlayan basın mensuplarına ne diyelim.
ÖNEMLİ UYARI:
26 Mart Pazar günü komşumuz Bulgaristan’da genel seçim var ve Türkiye’de 460 bin seçmen var.
Komünist mantıklı Bulgar; iki seçim rey kullanmayanın önce seçme hakkını alacak, sonrada elindeki Avrupa pasaportunu. Konu komşuya duyuralım; Bulgaristan seçiminde rey kullanmayan hem kendisine, hem ülkesine, hem de Türkiye’ye karşı kötülük işlemiş olacaktır.
            Bulgaristan seçmenlerini uyaralım, aydıralım. Y.K  

28 Şubat 2017 Salı

"TÜRKİYE SADECE BADEMLERİN Mİ?.." (Karargâh Rahatsız) RIFAT SERDAROĞLU

TÜRKİYE SADECE BADEMLERİN Mİ?
RIFAT SERDAROĞLU
​Allah’ın işine bakın ki Doğan Medya’yı ve facetime Hande Fırat’ı savunmak yine bize düştü!
Olayı açıklayalım;
Türk Ordusu ve okullarında sıkmabaş, Millî Savunma Bakanlığının yeni yönetmeliği ile serbest bırakıldı.
Gen. Kur. Başkanı Akar bir Cübbeli Hoca’ya, bir Nuri Pakdil’e, bir Nagehan Alçı’ya, bir Umre ’ye savrulunca Türk Milletinden çok tepki aldı!
Gazeteci Hande Fırat da Akar’a sorular yöneltti ve aldığı yazılı yanıtları “Karargâh Rahatsız” başlığıyla verdi.
Aman Allah’ım, Erdoğan’ı facetime ile konuşturup ödüllere ve şöhrete kavuşan Hande Fırat bir anda tu-kaka ilan edildi.
Doğan Medya darbeci olmakla ve hükümeti yıkmakla suçlandı.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığından Savcı Mehmet Demir (Havuz Medyasında programlara çıkar) Hande Fırat’ın haberinde geçen “Karargâh” kelimesini, (Hükümetin icraatlarını önlemeye yönelik bir CUNTA yapılanması olabileceği İZLENİMİ edinildiğinden) derhal bir soruşturma başlattı.
Türk Milletinin varlığının büyük bir kısmını tek başına kullanan, çift tabancası ile Erdoğan’ı koruduğunu söyleyen Jöleli ve Barzani’nin adamı ve aynen Barzani gibi yaylanarak yürüyen köse İlnur Çevik de Hande Fırat’ı fırçaladılar! “Bunun hesabını verecekler” dediler…
Atanmış Başbakan Binali Yıldırım ve Karun Numan da bu kervana katıldılar…
Türkiye’de sadece Bademler yaşıyor ya!
Herkes onlar gibi düşünmek zorunda ya!

Gazeteler haber yapmadan ve manşet atmadan önce Bademlere sormak zorundalar ya!
Savcı Mehmet Demir’in, Havuz Televizyonlarında programlara katılması çok normal ya!
Savcı Mehmet Demir’in bir haberden Cunta-Darbe izlenimi edinmesi hukuksal bir delil ya!
Sadece Erdoğan’ın maaşlı (atanmış) danışmanı olan Jöleli çocuğun her boka maydanoz olmak gibi bir yetkisi var ya!
Barzani’nin adamı olan “Erbil’deki sıra gecelerinin kadrolu elemanı” köse Çevik’in bokunda boncuk var ya!
Bu iki danışmanın hesap sorma yetkisi var ya!
Karun Numan, Erdoğan için söylediklerini unuttuk zannediyor ya!
Demokrasi, Bademlere biat etmek demek ya!
Bademlere karşı çıkan herkes DARBECİ ve VESAYETÇİ ya!
Kafaları Ortaçağ karanlığına bulanmış İslam Devleti taraftarları, vesayetçi-darbeci değil de Yeni Türkiye’nin çakma demokratları ya!
Değerli Okurlar;
AKP, görünürde bir Siyasi Partidir. Ne Anayasa tanır ne de Yasa!
Bunların DEMOKRASİ zannettikleri yönetimin adı DEBOKRASİ dir.
Bunlara bir kez teslim oldunuz mu, onların kölesi oldunuz demektir. Doğan Medya örneğinde olduğu gibi…
Aydın Doğan’a “Korkunun ecele faydası yoktur. Gerçek demokrasiye sahip çıkın” diye defalarca seslendik, “Yok biz Bademlerle iyi geçineceğiz, yayın grubunu onların emrine vereceğiz, gerekirse Fatih Çekirgeyi bile Genel Müdür yaparız” dediler.
De haydi şimdi iyi geçinin bakalım. Bu günler iyi günleriniz.
Turpun büyüğü heybede!
Şunu da asla unutmayın; Kiralık kafasının bedeli köleliktir!
Gazetecilik yapın, Türk Milletine doğruları anlatın, korkmayın!
Ölümden öte yol mu var?

***
DÜN BÜYÜKANIT BUGÜN HULUSİ AKAR İLE AYDIN DOĞAN!
SABAHATTİN ÖNKİBAR
Sahi referandum sürecinde nereden çıktı. Hürriyet’in “Karargah Rahatsız” başlıklı o manşeti?
Hande Fırat kendini Ankara Temsilcisi yapan iktidar iradesine bedel mi ödedi ya da teşekkür mü ediyor?
Hadise o değil de bu aralar iktidara yaranmak için yırtınan Aydın Doğan’ın emri ile yapılan bir algı operasyonu mu?
Kimse kusura bakmasın bu sorular meşru zira yandaş güruhun o manşetin üzerine mal bulmuş mağribi misali atlaması kafa karıştırıyor.
Adamların söyleyecek sözü olmadığı gibi, istismar edecek argümanı kalmadı derken Hürriyet’te atılan tuhaf manşet pası imdatlarına yetişti ki Başbakan Binali Yıldırım o manşeti sahada anında gole çevirdi.
Pardon ama tarih tekerrür mü ediyor? Yani Yaşar Büyükanıt’ın 2007’de yaptığını şimdi başkaları mı yapıyor, yani AKP’ye istismar alanı mı açılıyor?
Hulusi, Akar Tayyip Erdoğan’la adeta tek yumurta ikizi gibi uyumlu görünürken böyle bir mesajı niye verdirsin?
İşin içinde Aydın Doğan yok da sadece karargah mı var diye sormayacağım zira o manşetin istismar edileceğini bilmek için alim olmak gerekmiyor, yani haber bilerek yapıldı ve büyütüldü.
Hülasa manipülasyon ve algı yaratma günleri başladı dikkat!