8 Mart 2017 Çarşamba

DEVLETİN YARASI (ASAM; ALİ NAİLİ ERDEM_RASİM CİNİSLİ_KONFERANSI) Haber & Makale: Yalçın KOÇAK, 18. Dönem Sakarya Milletvekili

DEVLETİN YARASI
Yalçın KOÇAK
18. Dönem Sakarya Milletvekili
Memur siyasetçiler;
Peki, memur nedir? Bürokrat.
Siyasetçi nedir? Demokrat?
Kırk yıllık yani, olur mu Kâni? Olmaz. Peki, bizim demokrasimiz bir zayıflık, zafiyet rejimimidir?
Bu konuya bir çare bulmaz, bulamaz?
Evet, Türk Demokrasi edilgenleştirilmiş vesayet altındaki bürokratik Cumhuriyetin, Poligarşik bürokrasinin tahakkümü altına girmiştir. Kayıt dışı Siyaset, Kayıt dışı Ticaret ve Kayıt dışı Diyanet almış başını gitmiştir.
TBMM’nin çoğu bürokrasiden gelme özürlü demokratlarla doldurulmuştur.
Mebusluk mutilik yumuşak başlılık, biatçılık, başüstünecilik değildir, olmamalıdır.
Karşındakine ceket iliklerken insanlar imanının üçte ikisini kaybedebilirim korkusuyla o düğmeyi iliklemelidir.
Şu medyada, televizyonlarda partilerine ve genel başkanlarına bayrak açanlar lütfen bir de bu gözlük ile bakın, hepsi memur hadi razı gelelim rolleri devam ediyor.
Memur politikacılık görevlerini sürdürüyorlar.
Geçen hafta yaşayan bir Demokrat, ulu bir adam 15 yıl Bakanlık yapıp Ankara’da asansörsüz 4. Katta 80 metre kare bir evde oturan ERDEM İstanbul’da ASAM, Avrasya bir kürsüsünde iz bıraktı, sorulara mahal bırakmadı, dinleyicileri büyüledi gitti.
Evet, eski Eğitim, Sanayi ve Çalışma Bakanlarımızdan Ali Naili ERDEM beyefendi bakın bizlerin hafızalarına neler kazıdı;
Benim ocak yöneticisi olduğum yıl köydeki ocak başkanı çiftçi idi, mahalledeki nalbanttı, nahiyedeki esnaftı. Bucak yönetimine girdim, Bucak başkanım marangozdu, İlçe başkanımız dava vekiliydi, İl başkanımız Mahrukatçıydı. (Dikkat ederseniz Ahi teşkilatı gibi bir yapılanma var. Hiçbir siyasi kademede Memur yok)
Ne Demokrat Parti, ne de Adalet Partisi millete yukarıdan bakmamıştır ve uzun yıllar iktidarda kalmışlardır.
Siyaset adamında bilgi çok önemli ama bilgeliğin dışında olmazsa olmaz siyasetçi yüksek ahlak sahibi olmalıdır.
Kulak küpesi gibi sözler bıraktı Ali Naili bey.
Soyadı gibi ERDEM’li bir adam, konferans sonrası İstanbul eski Milletvekillerimizden Bozkurt Yaşar ÖZTÜRK bey Sayın Bakana nasıl hitap etti ve konu neydi?
Sayın ÖZTÜRK’ün okuduğu yıllarda sık sorulan bir matematik sorusu varmış – Sütçü her gün 60 kuruştan 70 kilo süt toplar, 20 kiloda su katar, 80 kuruştan satarmış; Sütçünün kârı kaç paraymış? Bu soruyu kitaplardan Sayın Ali NAİLİ ERDEM bakanlığı döneminde çıkarmış, BOZKURT bey geç olsa da teşekkürlerini iletti Sayın ERDEM’e. Taze beyinlere sahtekârlık ve hırsızlık aşılayan Milli Eğitimde “müfredat” tartışıldığı günümüzde bir halis teklifte bulunmak istiyorum.
Bu Bakanlığın tabelasında “ Milli” kelimesini kaldıralım, ancak bu bize kamçı olur ve eğitimimizi millileştirene kadar çalışma hırsı, azmi verir.
Şimdiki Bakan’a tek bir soru;
Fulbright anlaşmasına göre dört Amerikalı, dört Türk memurun üye, ABD Büyükelçisinin Başkan olduğu ve beraberlik halinde Başkan’ın dediği olur, olan Komisyon devam ediyor mu? Şimdi kim milleti kandırıyor. Müfredat toplantıları yapıyor, daha YÖK’ün imamını bulamamış Milli Eğitim Bakanlığı “Nekka Milli” buyurun siz karar verin.
Demokrasi alanını süte su katan eğitimden geçmiş Bürokrasinin “Kifayetsiz Muhteris” lerinden arındırmamız lazımdır.
Rahmetli Menderes’in böyle bir hakkı yoktu.
Demokrat Parti Genel İdare Kurulunun tüzükten gelen ancak 6 Milletvekilini bürokrasiden seçme hakkı vardı, hepsi tarihe gömüldü, sizler bizler doğruları görmeyelim, anlamayalım diye.
Bürokrat devletin millete hizmet için verdiği makamın tüm nemasını kendi çıkarı için seçim bölgesine tahsis ediyor,
Hayatını maaşa endekslemiş insanın ufku beş maaşı kadardır.
Bir gerçek daha var ikinci bir maaşı da Dolarla, Euro ile Sterlinle ya da Riyal’le alabilir?
Kim bilir.
Çalıyor çırpıyor sonra meclis, dokunulmazlık v.s.
Demokrasiye hoş gelmeyen şeyler oluyor.
Eleştirdikleri kuruma girebilmek için birbirini boğazlayan basın mensuplarına ne diyelim.
ÖNEMLİ UYARI:
26 Mart Pazar günü komşumuz Bulgaristan’da genel seçim var ve Türkiye’de 460 bin seçmen var.
Komünist mantıklı Bulgar; iki seçim rey kullanmayanın önce seçme hakkını alacak, sonrada elindeki Avrupa pasaportunu. Konu komşuya duyuralım; Bulgaristan seçiminde rey kullanmayan hem kendisine, hem ülkesine, hem de Türkiye’ye karşı kötülük işlemiş olacaktır.
            Bulgaristan seçmenlerini uyaralım, aydıralım. Y.K  

28 Şubat 2017 Salı

"TÜRKİYE SADECE BADEMLERİN Mİ?.." (Karargâh Rahatsız) RIFAT SERDAROĞLU

TÜRKİYE SADECE BADEMLERİN Mİ?
RIFAT SERDAROĞLU
​Allah’ın işine bakın ki Doğan Medya’yı ve facetime Hande Fırat’ı savunmak yine bize düştü!
Olayı açıklayalım;
Türk Ordusu ve okullarında sıkmabaş, Millî Savunma Bakanlığının yeni yönetmeliği ile serbest bırakıldı.
Gen. Kur. Başkanı Akar bir Cübbeli Hoca’ya, bir Nuri Pakdil’e, bir Nagehan Alçı’ya, bir Umre ’ye savrulunca Türk Milletinden çok tepki aldı!
Gazeteci Hande Fırat da Akar’a sorular yöneltti ve aldığı yazılı yanıtları “Karargâh Rahatsız” başlığıyla verdi.
Aman Allah’ım, Erdoğan’ı facetime ile konuşturup ödüllere ve şöhrete kavuşan Hande Fırat bir anda tu-kaka ilan edildi.
Doğan Medya darbeci olmakla ve hükümeti yıkmakla suçlandı.
Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığından Savcı Mehmet Demir (Havuz Medyasında programlara çıkar) Hande Fırat’ın haberinde geçen “Karargâh” kelimesini, (Hükümetin icraatlarını önlemeye yönelik bir CUNTA yapılanması olabileceği İZLENİMİ edinildiğinden) derhal bir soruşturma başlattı.
Türk Milletinin varlığının büyük bir kısmını tek başına kullanan, çift tabancası ile Erdoğan’ı koruduğunu söyleyen Jöleli ve Barzani’nin adamı ve aynen Barzani gibi yaylanarak yürüyen köse İlnur Çevik de Hande Fırat’ı fırçaladılar! “Bunun hesabını verecekler” dediler…
Atanmış Başbakan Binali Yıldırım ve Karun Numan da bu kervana katıldılar…
Türkiye’de sadece Bademler yaşıyor ya!
Herkes onlar gibi düşünmek zorunda ya!

Gazeteler haber yapmadan ve manşet atmadan önce Bademlere sormak zorundalar ya!
Savcı Mehmet Demir’in, Havuz Televizyonlarında programlara katılması çok normal ya!
Savcı Mehmet Demir’in bir haberden Cunta-Darbe izlenimi edinmesi hukuksal bir delil ya!
Sadece Erdoğan’ın maaşlı (atanmış) danışmanı olan Jöleli çocuğun her boka maydanoz olmak gibi bir yetkisi var ya!
Barzani’nin adamı olan “Erbil’deki sıra gecelerinin kadrolu elemanı” köse Çevik’in bokunda boncuk var ya!
Bu iki danışmanın hesap sorma yetkisi var ya!
Karun Numan, Erdoğan için söylediklerini unuttuk zannediyor ya!
Demokrasi, Bademlere biat etmek demek ya!
Bademlere karşı çıkan herkes DARBECİ ve VESAYETÇİ ya!
Kafaları Ortaçağ karanlığına bulanmış İslam Devleti taraftarları, vesayetçi-darbeci değil de Yeni Türkiye’nin çakma demokratları ya!
Değerli Okurlar;
AKP, görünürde bir Siyasi Partidir. Ne Anayasa tanır ne de Yasa!
Bunların DEMOKRASİ zannettikleri yönetimin adı DEBOKRASİ dir.
Bunlara bir kez teslim oldunuz mu, onların kölesi oldunuz demektir. Doğan Medya örneğinde olduğu gibi…
Aydın Doğan’a “Korkunun ecele faydası yoktur. Gerçek demokrasiye sahip çıkın” diye defalarca seslendik, “Yok biz Bademlerle iyi geçineceğiz, yayın grubunu onların emrine vereceğiz, gerekirse Fatih Çekirgeyi bile Genel Müdür yaparız” dediler.
De haydi şimdi iyi geçinin bakalım. Bu günler iyi günleriniz.
Turpun büyüğü heybede!
Şunu da asla unutmayın; Kiralık kafasının bedeli köleliktir!
Gazetecilik yapın, Türk Milletine doğruları anlatın, korkmayın!
Ölümden öte yol mu var?

***
DÜN BÜYÜKANIT BUGÜN HULUSİ AKAR İLE AYDIN DOĞAN!
SABAHATTİN ÖNKİBAR
Sahi referandum sürecinde nereden çıktı. Hürriyet’in “Karargah Rahatsız” başlıklı o manşeti?
Hande Fırat kendini Ankara Temsilcisi yapan iktidar iradesine bedel mi ödedi ya da teşekkür mü ediyor?
Hadise o değil de bu aralar iktidara yaranmak için yırtınan Aydın Doğan’ın emri ile yapılan bir algı operasyonu mu?
Kimse kusura bakmasın bu sorular meşru zira yandaş güruhun o manşetin üzerine mal bulmuş mağribi misali atlaması kafa karıştırıyor.
Adamların söyleyecek sözü olmadığı gibi, istismar edecek argümanı kalmadı derken Hürriyet’te atılan tuhaf manşet pası imdatlarına yetişti ki Başbakan Binali Yıldırım o manşeti sahada anında gole çevirdi.
Pardon ama tarih tekerrür mü ediyor? Yani Yaşar Büyükanıt’ın 2007’de yaptığını şimdi başkaları mı yapıyor, yani AKP’ye istismar alanı mı açılıyor?
Hulusi, Akar Tayyip Erdoğan’la adeta tek yumurta ikizi gibi uyumlu görünürken böyle bir mesajı niye verdirsin?
İşin içinde Aydın Doğan yok da sadece karargah mı var diye sormayacağım zira o manşetin istismar edileceğini bilmek için alim olmak gerekmiyor, yani haber bilerek yapıldı ve büyütüldü.
Hülasa manipülasyon ve algı yaratma günleri başladı dikkat!

16 Şubat 2017 Perşembe

"REFERANDUM"-AKILLI İNSAN (VE EVET & HAYIR SENDROMU) Rifat SERDAROĞLU

AKILLI İNSAN 
(ve evet & hayır sendromu)
Rifat SERDAROĞLU
(Evet) demeyi düşünen bir dostunuza şunu sorar mısınız?
“Çok yakın bir dostunuz sizden şöyle bir talepte bulunsa ne dersiniz?
Dostum işlerim çok kötü gitti. Kredi almak için bankalara verecek teminatım yok. Senin evini bankaya ipotek verelim. İşlerim düzelince bankaya borcumu öder, evinin üstündeki ipoteği kaldırırım.
Lütfen bana yardım et.”
Hiçbir garanti almadan, tüm ömrünüz boyunca çalışıp aldığınız evinizi verebilir misiniz?
Sormaya devam edin;
İyi be arkadaş evini vermiyorsun anladık, kendinin-eşinin-çocuklarının-torunlarının geleceğini niçin tek kişinin eline terk edeceksin? Hadi kendini düşünmüyorsun, çocuklarını da mı düşünmüyorsun? Yarın yetki verdiğin o tek kişi, ülkeyi eyaletlere ayırır bir tarafını Kürdistan yaparsa, elimizde bunu engelleyecek hiçbir yasal mekanizma olmadığını görmüyor musun?
Yine sorun;
Futbol’ da ezeli rakibiniz bir takımın Başkanının aynı zamanda hem Futbol Federasyonu Başkanı hem Merkez Hakem Komitesi Başkanı hem Merkez Disiplin Kurulu Başkanı hem de maçın Hakemi olarak
görev yapmasını ister misiniz? Böyle bir maçın sonucunun adil olabileceğine inanıyor musunuz? Böyle bir rezillik olabilir mi?
Şunu da sorun;
Yaşadığınız ilçede aynı kişi hem Kaymakam hem Belediye Başkanı hem Emniyet Müdürü hem polis hem Jandarma Komutanı hem Savcı hem Yargıç olsa ne yapardınız? Başınıza bir dert gelse, bir haksızlığa uğrasanız kimi kime şikâyet edeceksiniz? “Anamı öpen Kadı, kimi kime şikâyet edeyim” deyişindeki kişi durumuna düşmek ister misiniz?
Sormaya devam edin;
Sizler ömür boyu namusunuzla çalışıp evinizin rızkını temin eden, çocuklarınızı topluma ve ailenize faydalı bireyler olarak yetiştirmek için gayret sarf ettiniz. Hanginizin çocuğu 3-5 senede, onlarca gemiden oluşan yüz milyonlarca dolarlık filo sahibi oldu?
Hanginizin oğlu aylık kirası 20 Bin Avro (yaklaşık 80 Bin TL) olan bir evde oturuyor?
15 senedir Türkiye’yi yönetip yolsuzlukla-rüşvetle büyük servetlerin sahibi olan aynı kişilere, “Tek Adam” yetkisi vermenin, “Doymamışsındır, gel daha da götür” demek olduğunu görmüyor musunuz?
Son olarak da şunu sorun;
Tüm yaşamını “Biat Kültürü” ile geçirmiş, demokrasiyi gideceği yere kadar onu götürecek bir araç olarak gören birinden, nasıl olurda “Demokrat ve Özgürlükçü bir Hayat” beklersiniz?
Bu beklentinin ağustos ayında kar yağışı beklemekle aynı olduğunu görmüyor musunuz?
Kimse şu gerçeği unutmamalıdır;
Türk Vatanının sahibi bizleriz. Etnik kökenimiz, inancımız, siyasi düşüncemiz ne olursa olsun, kendisini Türk Milletinin onurlu bir bireyi olarak gören herkes bu vatanın sahibidir.
Siyasetçiler bizlere hizmet etmek için yine bizden yetki alırlar. Yani mal sahibi de bizleriz, patron da bizleriz. Propaganda dönemi boyunca sizleri ziyarete gelen AKP’li Bakanlara-Milletvekillerine yukarıdaki soruları sorun. Sakın çekinmeyin. Sorun onlara; “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılarını neden kaldırttılar? Sorun onlara, Diyarbakır’da meydanda Barzani ve Şivan Perver’le birlikte “PKK bayrakları altında” Öcalan’ın mektubunu nasıl dinlediler, nasıl alkışladılar?
Tüm bunları sorun ve kararınızı ona göre verin lütfen…
HAYIR’DA HAYIR VARDIR.
Sağlık ve başarı dileklerimle 16 Şubat 2017
Rifat Serdaroğlu

3 Şubat 2017 Cuma

REFERANDUM'DAN “EVET” DE “HAYIR” DA ÇIKSA TÜRKİYE’Yİ NE BEKLİYOR, Yazan: Müyesser YILDIZ

“EVET” DE “HAYIR” DA ÇIKSA TÜRKİYE’Yİ NE BEKLİYOR?..
Müyesser YILDIZ
Erdoğan ve AKP, “Madem millet böyle istedi, vazgeçiyoruz” mu der, yoksa “Güven tazeleme” talebiyle seçime mi gider?
Nisan ayında yapılması planlanan “Tek adam, tek parti” anayasa referandumunun her anlamda son nokta olduğu sanılıyor.
Aynı kanaatte değilim.
Önce tüm baskı, tehdit ve devlet imkânlarının seferberliğine rağmen referandumda “hayır” çıktığını varsayalım.
Erdoğan ve AKP, “Madem millet böyle istedi, vazgeçiyoruz” mu der, yoksa “Güven tazeleme” talebiyle seçime mi gider?
Olası böyle bir seçimden sonrasına dair hesaplar mı?
Hesaplar aynı olacağı için referandumda “evet” çıkması ihtimaline geçelim.   
Pek çok madde yürürlüğe girip, Erdoğan “güçlü fiili başkan” haline gelse de tam anlamıyla“tek adam” olabilmesi için 2019'da yapılacak seçimlerin beklenmesi gerekecek.
Peki hem iç, hem dış dengeler açısından bunu bekleyecek sabır ve zamanları var mı?
Bizzat Başbakan Binali Yıldırım 20 gün önce Meclis'te Anayasa değişikliği teklifi görüşülürken, “İki kaptan gemiyi batırır. Kaptanın tek olması lazım, icraatta kaptanın tek olması lâzım. Tek nasıl olur? Yürütme ile ilgili yetkileri verirsiniz, sistemi ona göre tanımlarsınız, ondan sonra da hesabı sorarsınız” demedi mi?
Anayasa değişikliğinin gerekçesi olarak, “Milli mücadele verildiğini” anlatıyorlar. Hep birlikte 2 yıl daha “geminin batmasını” seyrettirmeyeceklerine göre, “tek kaptanlık” için acele edecekleri belli değil mi?
Daha önemlisi; “Dış dengeler” dedik...
MHP'yi “ikna” için görünürde Anayasa'nın ilk 4 maddesine dokunulmadı. Lâkin bunun AKP'lileri (Hâlâ en yetkili sözcüler Türk Milleti kavramıyla, Cumhuriyetle ve Atatürk'le savaşmıyor mu?) de “Yeni Türkiye”yi dayatanları (Demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü diye diye Türkiye'de ota, böceğe karışan ABD, AB'den bu anayasa teklifine ciddi hiçbir ses çıkmaması garip değil mi?) da tatmin etmediği ortada.
Misyonu devleti ele geçirmek değil, T.C.'yi yıkmak olan FETÖ'cülerin bu anayasa teklifine desteği, her seçim ve 2010 referandumundan önce sözde “ateşkes” kararı alan bölücü terör örgütünün tavrı (Kandil'dekiler ve HDP'liler karşı çıkıyormuş gibi gözükürken, Meral Akşener'in ısrarla gündeme getirdiği İmralı'daki teröristbaşıyla görüşmelerin sürdüğü iddialarının yalanlanmaması) da bir yana.  
Bunların tümü referandumun ardından gelecek seçimi bekliyor olmasın?
Ne isteniyor, biliyoruz; Türk Millet'siz, Atatürk'süz, adı “Anadolu Federe Devleti” mi, “Türkiye Federe Devleti” mi her neyse, öyle bir Türkiye (Tam bugünlerde Suriye'ye sunulan yeni anayasa teklifi bize çok şey anlatmıyor mu?).
Erdoğan daha 1990'larda İkinci Cumhuriyet tartışmalarında, “Osmanlı benzeri eyaletler sistemi olabileceğini” söylemedi mi?
Başbakan Binali Yıldırım daha 3 ay önce, “Başkanlık gelirse ülke bölünür diyorlar. Asıl başkanlık gelmez ise Türkiye'nin bölünme riski var. Açıkça söylüyorum” demedi mi?
“Yeter ki, analar ağlamasın... Ne istediler de vermedik...” anlayışının bir başka başka şekli ve itirafı; fiili federasyona geçilerek, emperyalistler ve katillerinden kurtulacağını sanma... Milleti bu konuda da adım adım “haşlama”!..
Hani herkes, “Terörle mücadele için önlerinde ne engel var, ne istiyorlar da yapamıyorlar?” diye sorup, merak ediyor ya, galiba yegâne izahı bu.
Sadece “tek adamlığa” geçiş değil, bu konuda da “aceleleri” var ve gerçekte ikisi birbiriyle çok bağlantılı.
O yüzden referandumda “hayır” çıksa da “evet” çıksa da seçime gidiş kaçınılmaz görünüyor.
Peki ne olur?
Erdoğan ve AKP her halde şunu düşünüyor:
Anayasa teklif sürecinde iyice hırpalanmış, bölünmüş MHP nasılsa baraj altı kalır. HDP'nin barajı geçemeyeceği zaten belli...
Erdoğan'ın Mart 2015'te Gaziantep'te başkanlık sistemi ve yeni anayasa için yaptığı, “Verin 400 milletvekilini, bu iş huzur içinde çözülsün” çağrısı bu defa “kerhen ve mecburen” yerini bulur...
Ve İmralı'daki teröristbaşının “geçiş dönemi anayasası olabilir” dediği; Sadece MHP'yi “tatmin”, milleti de “alıştırma” amaçlı bu “yamalı bohça”dan kurtulunup, gerçekte istenen/dayatılan o “sıfır kilometre” anayasa Meclis'ten çıkarılır...
2019'a kadar seçim olmasın diye, hatta milletvekillerini seçim tehdidiyle korkutarak, bu sürece destek veren MHP yönetimi her halükarda ufukta gözüken bu ihtimallere ne der bilinmez, ama şunu bilelim:
Referandum bir son değil, gerçek milli mücadele için önemli bir başlangıç... Ekonomik kriz, terör, suikast tehditleri ve baskılardan korkmadan ülkemiz, milletimiz, devletimiz ve çocuklarımızın geleceği için cesurca oy kullanıp, şehitlerimiz ve gazilerimize “hayır”lı olalım.
Önce bu vartayı atlatalım, seçime gidildiğinde de o zaman bakarız.
Bahçeli'nin ifadesiyle, “O güne kim öle, kim kala”!..   
Müyesser Yıldız

25 Ocak 2017 Çarşamba

“Ya, hayır çıkarsa?”, EMİN VAROL, Araştırmacı Gazeteci-Yayıncı, Yazar

“Ya, hayır çıkarsa?”
EMİN VAROL
Kimse bunu konuşmuyor. 
Aklına bile getirmek istemiyor. 
Ancak, kamuoyu’nun aklı olan medya da bunu muhataplarına sormuyor.
“Ya, hayır çıkarsa?”
Herşey “evet” üzerine kuruluyor.. Referendum’da  “evet” çıkması kesin, acaba yüzde kaç evetle anayasa kabul edilecek gibi bir algı peşine düşürülmeye çalışılıyoruz.
Gazeteci arkadaşlar da bu moda girmişler.
Dün, Afrika gezisine çıkan Cumhurbaşkanı Erdoğan, İstanbul’da bir basın toplantısı düzenliyor.
Soru sorma yeteneğine ve özgürlüğüne sahip gerçek muhabirler için bulunmaz bir fırsat.
Meclis’deki oylamaların ardından ilk kez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı yakalamış olmalılar.
Bu fırsattan yararlanarak, kamuoyunun kafasını kurcalayan soruları arka arkaya soracaklarını tahmin ederek televizyona adeta kilitlendim.
Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşma metnini okurken, kahvaltı masasında önümdeki kağıda sorular çıkartmaya başladım.
Bu bir gazeteci refleksiydi.
Basın toplantısında olsaydım, neler sorabileceğimi sıraladım.
Sorulacak sorular açısından ortam adeta bir Cennet’ti.
Soru-cevap bölümüne geçildi.
Uzayda yaşadığını tahmin etiğim bir “Gazeteci” diyemiyorum, bir kişi, “meydanlara çıkacak mısınız?” diye sordu?
Zaten meydanlarda olduğu için bu referandumun yapıldığının farkında bile değildi.
Adeta yıkıldım.
Erdoğan ise güldü. “Zaten meydanlardayım” cevabını verirken, soru sahibine küçümseyen bir bakış da fırlattı
Cumhurbaşkanı Erdoğan devamla, referandumda büyük farkla evet çıkacağını söyledi. Peki, “ya hayır çıkarsa?” diye bir soru bekledim.
Kahvaltı sofrasında eşime, “bak, bu cevabın arkasından” bu soru gelecek dedim.
Ama, kaybettim basın toplantısının sonuna kadar “ya, hayır çıkarsa ne yapacak sınız?” sorusunun sorulmasını bekledim. Hayır, kimse sormadı. Kimse bunu aklına bile getirmiyordu. Gazeteciler konunun en önemli muhatabına bu soruyu sormuyordu.
Oysa, en önemli konu buydu. Sistem, Cumhurbaşkanı’na göre ayarlanmaya çalışılıyor. Yani halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı, mevcut Anayasa’ya uymuyor.. O nedenle Anayasayı mevcut cumhurbaşkanına uydurmaya çalışıyorduk. Bu nedenle de referanduma gidiyorduk.
Peki referandumda “hayır” çıkarsa;
Mevcut cumhurbaşkanı, mevcut anayasal sınırlarına çekilecek mi?
Yoksa, boşuna mı referanduma gitmiş olacağız?
Hiç kimse bu soruyu sormuyor, Gazeteci arkadaşlarımız da dâhil.
“Ya, hayır çıkarsa?” (Kaynak: MedyaSpot-23 Ocak 2017 Pazartesi)  

10 Ocak 2017 Salı

TURGUT ÖZALIN İMZALADIĞI AVRUPA YEREL ÖZERKLİK ANLAŞMASI

15.ARALIK.1985 TARİHİNDE TURGUT ÖZAL'IN İMZALADIĞI "AVRUPA YEREL ÖZERKLİK (ŞER, ŞEAMET & VATANA İHANET VE HAİNLİK) ANLAŞMASI"
Aşağıdaki (İlgili) yazıda:
Türkiye'nin hiçbir çekince koymadan imzalayıp onadığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, üniter devletleri parçalanmaya kadar  götürebilecek unsurlar içeriyor.
Türkiye, Avrupa Konseyi'nce 15 Aralık 1985 tarihinde imzaya açılan "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı, 2. Özal Hükümeti döneminde, 21 Kasım 1988 günü Strasburg'da imzaladı. Yıldırım Akbulut'un Başbakan olduğu 8 Mayıs 1991 tarihinde çıkarılan yasa ile de onadı.
Türkiye'nin Anayasa ile belirlenen üniter yapısını değiştirmeye yönelik bu anlaşma, "özerk yerel yönetimler" öngörüyor."Önsöz"ünde bu anlaşmanın; "Özerk yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin (...) idarede âdemi merkeziyetçiliğe dayanan" bir yapı oluşturulmasına önemli bir katkı sağlayacağı belirtiliyor.
"Özerk Yerel Yönetimlerin Anayasal ve Hukuki Dayanağı" başlıklı 2'nci maddesinde aynen, "Özerk yerel yönetimler ilkesi, ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda Anayasa ile tanınacaktır"  deniliyor.
MENSUBU OLDUĞUMUZ TÜRK MİLLETİNİN DEĞERLERİNİ TARİHİ KİMLİĞİ İLE BİLELİM VE İÇİMİZDE HİSSEDELİM.
Saygılarımla
A.Türer Yener
*
Not : İlişik  bilgiler Dünya Türk Birliğine-Turkish foruma- Türk dünyasına -Türk dünyası gazeteciler federasyonu üyelerine ve yerel medyaya “BİLGİ İÇİN” gönderilmiştir
**
1)  ÖZAL'IN İMZALADIĞI ANLAŞMA ÖZERKLİĞİN ÖNÜNÜ AÇIYOR-M. KENAN AYÇİÇEK
Türkiye'nin hiçbir çekince koymadan imzalayıp onadığı Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, üniter devletleri parçalanmaya kadar  götürebilecek unsurlar içeriyor.
Türkiye, Avrupa Konseyi'nce 15 Aralık 1985 tarihinde imzaya açılan "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı, 2. Özal Hükümeti döneminde, 21 Kasım 1988 günü Strasburg'da imzaladı. Yıldırım Akbulut'un Başbakan olduğu 8 Mayıs 1991 tarihinde çıkarılan yasa ile de onadı.
Türkiye'nin Anayasa ile belirlenen üniter yapısını değiştirmeye yönelik bu anlaşma, "özerk yerel yönetimler" öngörüyor."Önsöz"ünde bu anlaşmanın; "Özerk yönetimlerin korunması ve güçlendirilmesinin (...) idarede âdemi merkeziyetçiliğe dayanan" bir yapı oluşturulmasına önemli bir katkı sağlayacağı belirtiliyor.
"Özerk Yerel Yönetimlerin Anayasal ve Hukuki Dayanağı" başlıklı 2'nci maddesinde aynen, "Özerk yerel yönetimler ilkesi, ulusal mevzuatla ve uygun olduğu durumlarda Anayasa ile tanınacaktır"  deniliyor.
Anlaşmanın 3. maddesinde de "Özerk Yerel Yönetim Kavramı" şöyle tanımlanıyor:
"Özerk yerel yönetim kavramı yerel makamların, kanunlarla belirlenen sınırlar çerçevesinde, kamu işlerinin önemli bir bölümünü kendi sorumlulukları altında ve yerel nüfusun çıkarları doğrultusunda düzenleme ve yürütme hakkı ve imkânı anlamı taşır".
Anlaşmanın 5’inci maddesinde; yerel yönetimlerin coğrafi sınırlarını da ilgili devlet dilediği gibi belirleyemiyor. Bunun için o bölgede yaşayan yerel topluluklara danışmak zorunda olduğu ifade ediliyor. Anlaşmada "özerk yerel yönetimler"in ekonomik altyapısı da unutulmamış. "yerel makamlara kendi yetkileri dahilinde serbestçe kullanabilecekleri yeterli mali kaynakların sağlanması gerektiği de kaydediliyor"
Anayasa'nın 90'ıncı maddesi ise bu anlaşma maddelerinin uygulanmasının yolunu açıyor. 90'ıncı maddeye göre ulusal mevzuatla çelişmesi halinde uluslararası nitelikteki bu anlaşma esas alınacak.
Anlaşmayı bir çok Avrupa Konseyi üyesi imzalamadı. Anlaşma; Fransa, Belçika, İrlanda ve Slovakya parlamentolarınca onaylanmazken, İsviçre, San Marino ve Gürcistan anlaşmayı imzalamadılar.
. "Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı"nı imzalayıp onaylayan ülkeler ise "Çekilme" başlıklı 17. maddesine göre beş yıllık bir süre geçmesinin ardından Avrupa Konseyi Genel Sekreterine 6 ay önce bildirimde bulunmaları halinde Şart'tan çekilebiliyorlar.
* alıntıdır: “akp hükümetinin uygulamaya koyduğu kürtlere özerklik kararları ilk olarak 1993 yılında turgut özal tarafından uygulamaya koyuldu. Özal'ın yeniden siyasete dönme stratejisinin en önemli ismi meşhur Kürt raporunun yazarı Adnan Kahveci, 5 Şubat'ta Bolu-Gerede'de şüpheli bir kaza sonucu hayatını kaybediyor. 17 Şubat 1993'te Kürt realitesinin çözümünün mimarlarından Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, suikast iddialarının neredeyse kaziye haline geldiği bir uçak kazasında ölüyor. 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat ediyor.”
Mahir Kaynak gibi istihbarat uzmanlarının 'siyasi şartlar gereği Özal'ın ölmesi gerekiyordu' dediği olay, resmî kayıtlara 'kalp krizi' diye geçiyor. Bu beklenmedik ölüm sonrasında, ülkede hem cumhurbaşkanı hem de başbakan değişiyor. “tartışılan 'demokratik açılım'ın benzeri 93'te ortaya atılmış, genelkurmay ve hükûmet PKK'nın 'demokratikleşme süreci'nde tasfiyesi konusuna dâhil olmuştu. Ancak sivillerden Özal, askerden de Eşref Bitlis dışında istekli ve arzulu olan yoktu.”
Emekli askerî savcı Faik Tarımcıoğlu'dan dinleyelim: "Millî Güvenlik Genel Kurulu'nda hükûmete tavsiye kararı çıktı. Bunun için kademeli bir af çıkarılacak, dışarıda da Barzani ve Talabani ile iş birliği yapılacaktı. Özal, içeriye açıklama yapacak; Eşref Bitlis, Barzani ve Talabani ile görüşerek halledecekti. Yani hem içeride hem de dışarıda aynı anda adımlar atılarak sorunun çözülmesi hedeflenmiş ve yol haritası hazırlanmıştı.
93 yılından itibaren tehdit algılamalarına 'arka bahçe' de eklendi ve mıntıka temizliği olmadan tehditlerin ortadan kaldırılamayacağı görüşü hâkim oldu. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş döneminde yürürlüğe giren yeni terörle mücadele yönteminde bir saha temizliği öngörülmüştü. Böylesine bir yetki kayması, toplumsal tasfiye ve 'temizlik' ancak askerî darbe dönemlerinde mümkün olabilirdi.
Öte yandan, 93'ün ikinci yarısında Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'ın etkinliği artmış, terörle mücadele kapsamında 'özel harekât timi' takviye edilmiş ve polis ağır silahlarla donatılmıştı. Güvenlik sisteminde düalizme (karşıt bir yönteme) yer yoktu; 'askerî siyaset'in büyük ağırlığı hemfikir olunan bir 'devlet siyasetine' rağmen Ağar'ın durumu zamanla bir 'mesele'ye dönüştü.
94'ten itibaren askerlerle gazetelerin Ankara temsilcileri arasında bu mesele sıcak gündemini hep koruyacak, sık sık haberlere konu edilecekti. Bir görüşe göre, Susurluk, böyle bir rahatsızlığın sonucu ve tasfiyesiydi zaten. “turgut özal ihanetlere 90 lIı yıllarda başlamıştı... 90'lı yılların başında yeni dünya düzeni ve bu düzende Türkiye'nin güçlü konumu belirmişti. Bunu gören Özal, hızlı olduğu kadar da yalnızdı. Proaktif ekonomi ve dış politika yaklaşımını vites yükselterek sürdüren Özal, Körfez Harekâtı'na paralel Musul ve Kerkük'e girmeden söz eder olmuştu. Bu, devletin müesses nizamında tepkiyle karşılandı. Fikri Sağlar'a göre, 1991'de olan şey, Türkiye'nin siyasi coğrafyasını dahi değiştirebilecek millî siyaset belgesinde yer almayan ama 'gizli Türkiye fikrinde' hep yer eden meselelerin Özal tarafından yeni proaktif siyaset olarak öne sürülmesiydi.”
Mustafa Kemal'in 1926 yılında ingilizlerle yaptığı kerkük-musul anlaşmasının geçersiz olması için,türk ordusu amerika ile beraber kuzeyden ırak'a girecek,türkiye işgalci devlet olacaktı...bu durumdada 1926 yılı anlaşması gereği kerkük-musul'un işgali durumunda türkiye bıraktığı ırak topraklarına geri döner şeklindeki anlaşmayı kullanamayacaktı...” – “yine 1926 yılında ruslar osetyayı gürcistana bırakmıştı..Gürcistan osetyayı işgal edince ruslar,1926 yılı anlaşması gereği 6 satte osetyayı geri almıştı..işte akp bu anlaşmanın gündeme gelmeyeceğine garanti veren hükümettir...ali babacan TBMM den habersiz amerika ile ikili anlaşma imzalayarak türkiyenin bu hakkını gasp etmiştir..türkiyeye ait bu bölgede barzani cumhuriyeti kurulmuştur.”
Üstelik Özal sisteme müdahale etmekten çekinmez. Ankara kulislerinin müdavimi stratejist Erhan Göksel'in şahitliğine göre, Necip Torumtay hızla makamını terk etmiş ve Özal'ın sinirli kıpkırmızı suratı, içeride büyük bir tartışma yaşandığının işaretiydi. Torumtay'ın hızla uzaklaşmasının ardından Özal, Necip Torumtay'ı Yüce Divan'a vermek ister, "Efendim herkesi verebiliyoruz ama askerler hariç." cevabını alır. Bu tartışmanın hemen sonrasında Aralık 1990'da Torumtay istifa eder. Özal'ın askerî bürokrasiye yaptığı ikinci büyük müdahaledir bu. 1987'de Genelkurmay Başkanı Necdet Uruğ, Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun'a yol açmak için istifa etmiş, Öztorun davetiye bile bastırmıştı. Özal, Cumhurbaşkanı Evren'i de yanına alarak iki paşayı emekli etmişti.
ALINTI: “akp hükümeti ,aslında yarım kalan özal hükümetinin devamıdır. şu anda türkiye siyasi kararlar anlamında özal'ın öldürüldüğü yıla geri dönmüştür...yeni başbakanlar, bakanlar, askerler ölmeden ihanete devam edebilsinler diye,ergenekon mahkemeleri kurulmuştur..bakalım sonuç kimlerin planladığı gibi olacak..
- akp hükümetinin uygulamaya koyduğu kürtlere özerklik kararları ilk olarak 1993 yılında turgut özal tarafından uygulamaya koyuldu. Özal'ın yeniden siyasete dönme stratejisinin en önemli ismi meşhur Kürt raporunun yazarı Adnan Kahveci, 5 Şubat'ta Bolu-Gerede'de şüpheli bir kaza sonucu hayatını kaybediyor.”
17 Şubat 1993'te Kürt realitesinin çözümünün mimarlarından Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, suikast iddialarının neredeyse kaziye haline geldiği bir uçak kazasında ölüyor. 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal vefat ediyor. Mahir Kaynak gibi istihbarat uzmanlarının 'siyasi şartlar gereği Özal'ın ölmesi gerekiyordu' dediği olay, resmî kayıtlara 'kalp krizi' diye geçiyor. Bu beklenmedik ölüm sonrasında, ülkede hem cumhurbaşkanı hem de başbakan değişiyor. tartışılan 'demokratik açılım'ın benzeri 93'te ortaya atılmış,
- “genelkurmay ve hükûmet PKK'nın 'demokratikleşme süreci'nde tasfiyesi konusuna dâhil olmuştu. Ancak sivillerden Özal, askerden de Eşref Bitlis dışında istekli ve arzulu olan yoktu. Emekli askerî savcı Faik Tarımcıoğlu'dan dinleyelim: "Millî Güvenlik Genel Kurulu'nda hükûmete tavsiye kararı çıktı. Bunun için kademeli bir af çıkarılacak, dışarıda da Barzani ve Talabani ile iş birliği yapılacaktı. Özal, içeriye açıklama yapacak; Eşref Bitlis, Barzani ve Talabani ile görüşerek halledecekti. Yani hem içeride hem de dışarıda aynı anda adımlar atılarak sorunun çözülmesi hedeflenmiş ve yol haritası hazırlanmıştı
- 93 yılından itibaren tehdit algılamalarına 'arka bahçe' de eklendi ve mıntıka temizliği olmadan tehditlerin ortadan kaldırılamayacağı görüşü hâkim oldu. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş döneminde yürürlüğe giren yeni terörle mücadele yönteminde bir saha temizliği öngörülmüştü. Böylesine bir yetki kayması, toplumsal tasfiye ve 'temizlik' ancak askerî darbe dönemlerinde mümkün olabilirdi. Öte yandan, 93'ün ikinci yarısında Emniyet Genel Müdürü olan Mehmet Ağar'ın etkinliği artmış, terörle mücadele kapsamında 'özel harekât timi' takviye edilmiş ve polis ağır silahlarla donatılmıştı.
Güvenlik sisteminde düalizme (karşıt bir yönteme) yer yoktu; 'askerî siyaset'in büyük ağırlığı hemfikir olunan bir 'devlet siyasetine' rağmen Ağar'ın durumu zamanla bir 'mesele'ye dönüştü. 94'ten itibaren askerlerle gazetelerin Ankara temsilcileri arasında bu mesele sıcak gündemini hep koruyacak, sık sık haberlere konu edilecekti. Bir görüşe göre, Susurluk, böyle bir rahatsızlığın sonucu ve tasfiyesiydi zaten. turgut özal ihanetlere 90 lIı yıllarda başlamıştı...
- 90'lı yılların başında yeni dünya düzeni ve bu düzende Türkiye'nin güçlü konumu belirmişti. Bunu gören Özal, hızlı olduğu kadar da yalnızdı. Proaktif ekonomi ve dış politika yaklaşımını vites yükselterek sürdüren Özal, Körfez Harekâtı'na paralel Musul ve Kerkük'e girmeden söz eder olmuştu. Bu, devletin müesses nizamında tepkiyle karşılandı. Fikri Sağlar'a göre, 1991'de olan şey, Türkiye'nin siyasi coğrafyasını dahi değiştirebilecek millî siyaset belgesinde yer almayan ama 'gizli Türkiye fikrinde' hep yer eden meselelerin Özal tarafından yeni proaktif siyaset olarak öne sürülmesiydi.
Mustafa Kemal'in 1926 yılında ingilizlerle yaptığı kerkük-musul anlaşmasının geçersiz olması için,türk ordusu amerika ile beraber kuzeyden ırak'a girecek,türkiye işgalci devlet olacaktı...bu durumdada 1926 yılı anlaşması gereği kerkük-musul'un işgali durumunda türkiye bıraktığı ırak topraklarına geri döner şeklindeki anlaşmayı kullanamayacaktı... yine 1926 yılında ruslar osetyayı gürcistana bırakmıştı..gürcistan osetyayı işgal edince ruslar,1926 yılı anlaşması gereği 6 satte osetyayı geri almıştı..işte akp bu anlaşmanın gündeme gelmeyeceğine garanti veren hükümettir...
- ali babacan TBMM den habersiz amerika ile ikili anlaşma imzalayarak türkiyenin bu hakkını gasp etmiştir..türkiyeye ait bu bölgede barzani cumhuriyeti kurulmuştur. Üstelik Özal sisteme müdahale etmekten çekinmez. Ankara kulislerinin müdavimi stratejist Erhan Göksel'in şahitliğine göre, Necip Torumtay hızla makamını terk etmiş ve Özal'ın sinirli kıpkırmızı suratı, içeride büyük bir tartışma yaşandığının işaretiydi. Torumtay'ın hızla uzaklaşmasının ardından Özal, Necip Torumtay'ı Yüce Divan'a vermek ister, "Efendim herkesi verebiliyoruz ama askerler hariç." cevabını alır.
Bu tartışmanın hemen sonrasında Aralık 1990'da Torumtay istifa eder. Özal'ın askerî bürokrasiye yaptığı ikinci büyük müdahaledir bu. 1987'de Genelkurmay Başkanı Necdet Uruğ, Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun'a yol açmak için istifa etmiş, Öztorun davetiye bile bastırmıştı. Özal, Cumhurbaşkanı Evren'i de yanına alarak iki paşayı emekli etmişti. akp hükümeti ,aslında yarım kalan özal hükümetinin devamıdır..şu anda türkiye siyasi kararlar anlamında özal'ın öldürüldüğü yıla geri dönmüştür...yeni başbakanlar, bakanlar, askerler ölmeden ihanete devam edebilsinler diye,ergenekon mahkemeleri kurulmuştur..bakalım sonuç kimlerin planladığı gibi olacak..
** Mustafa Kenan Ayçiçek(ÇÇ) & A. Türer Yener <a_tureryener@hotmail.com>

20 Aralık 2016 Salı

SUİKASTIN ESAS AMACI NE? Türker ERTÜRK E. Amiral, Araştırmacı-Yazar

SUİKASTIN 
ESAS AMACI NE?..
Türker ERTÜRK
Emekli Amiral, Araştırmacı - Yazar
Geçtiğimiz günlerde, Suriye’nin en büyük ve en önemli kenti olan Halep’te; 4 yıldır aralıksız devam eden çatışmalar sona erdi ve Beşar Esad’a bağlı Suriye Merkezi Hükümeti şehirde tam kontrolü sağladı. Tabii ki Suriye’nin bu başarısının arkasında, Rusya ve İran var. Ayrıca, her geçen gün daha fazla birbirine yaklaşan Türkiye-Rusya kader birlikteliği ve birlikteliğin neden olduğu Türkiye’nin Halep’teki isyancılara verdiği desteğin geri çekilmesi kararı var.
Suriye’de Mart 2011’de başlayan ve neredeyse 6 yılını tamamlayacak olan bu savaş normal bir savaş değil ve ülkenin iç dinamiklerinin meydana getirdiği bir gelişme de değil. Suriye’deki savaş, Atlantik üzerinden estirilen Arap Baharının devamı niteliğindeydi. Bu savaşın amacı, Suriye’yi etnik ve mezhepsel olarak atomize etmek ve parçalamaktı. Bu savaş; Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) yönelik olarak kurgulanan ve aynen “Kentsel Dönüşüm” gibi bir “Bölgesel Dönüşüm” projesiydi.

OLTANIN UCUNA NE TAKTILAR?
AKP İktidarı ile Türkiye, kendisi de içinde olmasına rağmen; projeye destek verdi ve Suriye’deki vekalet savaşında, emperyalizmin taşeronluğunu yaptı. Daha başında yazdık, anlattık ve uyardık; “Suriye’nin istikrarının bozulması, ülkemizin istikrarının bozulması ve Suriye’nin bölünmesi, ülkemizin bölünmesi” demekti. Ama ne yazık ki, anlamadılar veya anlamak istemediler.
Emperyalizm Suriye’de Türkiye’yi kullanırken, oltanın ucuna AKP İktidarının“Siyasal İslamcı” ideolojisi, “Yeni Osmanlıcı” hayali gibi mezhepsel bakış açısını besleyecek nitelikte uygun yemler taktı. Halbuki akılcı dış politika, çıkarların ve güvenliğin üzerine otururdu. İdeolojilerin, hayallerin, dinsel ve mezhepsel bakış açılarının üzerine oturtulan dış politika istenmez, hüsranla bitmek zorunda kalırdı, kaldı da!

BİRLİKTELİĞİ İSTEMEYENLER VAR!
Rusya ve İran; Suriye’ye, Suriye halkını korumak için değil, kendi çıkarları için geldiler. Türkiye ise, çıkarlarının gereğini yapmadı. Bindiği dalı kesti ve ne yazık ki, dünyanın her tarafından gelen cihatçılara, radikal İslamcılara, daha doğru bir ifade ile emperyalizmin vekalet savaşçılarına destek verdi. Sorun Beşar’ı sevip sevmeme meselesi değil; ülkemizin çıkarlarının ve güvenliğinin peşinde olup, olmama meselesiydi.
Sonunda şartlar, geç ve güç de olsa Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırdı ve yanlıştan kısmen dönüldü. Ama çıkarlarımız ve güvenliğimiz açısından çok zemin kaybettik. Ayrıca, Türkiye-Rusya birlikteliğini istemeyenler de var.

BATI İÇİN FELAKET OLUR!
Frankfurter Allgemeine Sonntag gazetesine konuşan Alman Federal Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Norbert Röttgen; "Türkiye'nin Suriye'de Rusya'yla anlaşması çok tehlikeli bir gelişme ve bu Batı için bir başka diplomatik felaket olur" dedi. Sanırım, bu ifadene demek istediğimizi açıklıyor.
Dün (19 Aralık2017), Ankara Çankaya’da bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen silahlı saldırıda, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Gennadiyeviç Karlov öldürüldü. Suikastı yapan ise; 1994 Aydın Söke doğumlu, genç bir polis.

BİZ HALEP’TE ÖLDÜK, SİZ BURADA ÖLECEKSİNİZ!
Suikast yaparak, Rus Büyükelçisini arkadan vuran Mevlüt Mert Altıntaş adlı polis memuru silahını ateşlemeden önce; “Biz cihatçıyız” anlamına gelen Arapça sözler sarf ediyor ve “Biz Halep’te öldük, siz burada öleceksiniz” diyor. Halbuki Halep’te, Suriye merkezi hükümeti; Rusya ve İran’ın desteğini alarak, en tabii hakkı olan terörle mücadele faaliyetini icra etmiştir.
Yani; 22 yaşındaki gencimiz, arkasında emperyalizmin olduğu cihatçı, radikal İslamcı vekalet savaşçıları ile kendisini özdeşleştiriyor. Soruyorum; bu gencin bu sapık fikrinin oluşumundaki iklimin sorumlusu kim? Düne kadar Halep’teki emperyalizmin vekalet savaşçıları olan teröristleri özgürlük savaşçısı olarak takdim edenler ve bu sapık fikri kitle iletişim araçlarından topluma pompalayanlarda suçlu değil mi?

ARKASINDA KİM VAR?
Rus Büyükelçi’yi vuran polis, AKP iktidara geldiğinde 8 yaşındaymış. Bu çocuk; her geçen gün Atatürk’e ve Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisine saldırılan, eğitim ve öğretimin tekliği ilkesinden uzaklaşılan ve laik-bilimsel omurgasından vazgeçilen bir ortamda, “Dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz!” söylemleri içinde büyüdü ve erginleşti.
Bu polise tetiği çektiren, FETÖ veya yabancı istihbarat örgütleri olabilir mi? Olabilir ama, bu gencin hangi iklim tarafından yetiştirildiği gerçeğini asla değiştirmez.

ÇÖZÜM NEDİR?
Bu suikast; Türkiye - Rusya ilişkilerini bozmaz, aksine her iki ülkeyi birbirine daha çok yaklaştırır. Bu saldırının esas amacı; Türkiye’yi kaos ortamına sokmak, istikrarsızlaştırmak, güvenilir olmadığı imajını uluslararası kamuoyuna göstermektir. Artık Türkiye, emperyalizmin direkt olarak hedefindedir. Artık derinleştirilecek olan ekonomik operasyonlar, çoklu kitlesel bombalı saldırılar, iç savaşı tetikleyebilecek kışkırtmalar ve üst düzey devlet yöneticileri de dahil suikastlar beklenmelidir.
Çözüm, başkanlık sistemi ile daha fazla otoriterleşerek asla gelmez. Yaşadığımız sorunlar, durup dururken olmadı. Bunlar; yapılan yanlışların ve fahiş hataların sonuçlarıdır. Türkiye’yi esenliğe çıkarabilmek için; bir an önce Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisinin gerektirdiği fabrika ayarlarına dönülmeli, Türk Silahlı Kuvvetleri güçlendirilmeli, laik-akılcı-bilimsel eğitim sistemini esas alan ve eleştirel akla sahip nesiller yetiştirecek eğitim ve öğretim sistemi egemen kılınmalıdır. Aksi, hüsrandır!
***
Türker Ertürk
E. Amiral, Araştırmacı - Yazar
RESMİ İNTERNET SİTESİ: